Hayal ettiğimiz kadar mıydı varlığımız?

Ne istiyorum biliyor musun?

Şarkı söylemek.

Hayatta en çok bunu istiyorum.

Sağlık, huzur, başarı vs. onlardan bahsetmiyorum. Onlar hep istediğim, hepimiz için istediğim.

Bu, daha çok, “hayatta en büyük hayalin ne?” nin cevabı gibi. Kendim için. Tek başına hallerim için.

Ama öyle Gülben Ergen olmak istemiyorum. Demet Akalın da… Küçümsediğimden değil. Azımsadığımdan. Daha “çok” olmak istiyorum çünkü. Yoksa onlara da saygım var. Elinde “olan”dan, “olmayacak”ı oldurmak da büyük marifet. Valla bak. Hatta atarlı, tutarsız ruh halleri de bildiğin ben! Yakışır yani. Hani ruhuyla icra etmek marifet ya sanat dediğini, “atarlı-tutarsız” ı, bildiğin ruhumla icra ederim. Bana güven.

Ama dedim ya daha “çok” olmak istiyorum!

Daha “çok” olduğumu da çok sürprizli göstermek istiyorum.

Bir düğün düşün. Şöyle en yakın arkadaşımın. Gece ilerlemiş. Herkes geceyle birlikte güzelleşmiş. Dans, dedikodu, alkol karışmış birbirine. Birden sahneye çıkıyorum. Diyorum ki, bugün çok özel. Ve ben bu özel gün için özel bir şey yapmak istiyorum.

Daha önce kimse sesimi duymamış.

Ben orada Lara Fabian olmak istiyorum.

O düğünde  Je T’aime diye bir ünleyeyim, gözünden yaşlar boncuk boncuk dökülsün istiyorum.

Yanında oturan 40 yıllık kocan birden “kara sevda”nmış gibi görünsün gözüne, elin eline değemediği için aşktan kavrulmuş gibi hisset istiyorum.

Yüzünde “Bu neydi şimdi lan?” diye kalakal şarkı bittiğinde istiyorum. Kara sevdan birden, “E, Osmanmış ya la yanımda ki. Aha, bu da koca göbeği, kel kafası. Hee, ocağı kapattık mıydı Osman yav hakkaten birden aklıma düştü bak.” a dönüşsün.

Vay be bu kadın sahnelerin kadınıymış da, evlenmiş barklanmış, çoluk çocuk iş güç harcanıp gitmiş de istiyorum.

O düğünde işi sahne olan biriniz olsun, bana gelip  ”Tuba Hanımcım valla şöyle şöyle, billahi böyle böyle, ille de bir yerde bir sahne” desin, ben de “Ayol, çoluklu çocuklu koca kadınım, ne sahnesi” falan derken, “E madem çok ısrar ediyorsunuz” çıkıversin ağzımdan istiyorum.

Kendimi kapkaranlık bir sahnede bulayım. Üzerimde bir ışık. Tek başıma.

Ha işte şöyle Joy Türk Akustik gibi. Gülşen mi belledin yoksa beni?!

Sil baştaaaaan diye bir başlayayım, sen orada tüm hayatını sorgula istiyorum.

Şebnem Ferah’tan daha az mı bildin beni?!

Helloooo diye bir coşayım, bu dünya, öbür dünya karıştırıver istiyorum.

Adele’le de kıyas kabul edeceğim, anladın mı beni?!

En son bir de Lana Del Ray patlatayım, sadcore ‘un dibine vur istiyorum.

2016 da MTV En İyi Alternatif Sanatçı ödülünü o karıdan alıp bana versin istiyorum, hissettin mi beni?!

Ay uzatmayacağım işte ben Şebnem olayım, Adele olayım, Lana olayım, sonum benzemesin Whitney Houston olayım istiyorum.

Valla fazlasında gözüm yok, o sahneye bir kere çıkayım, 1 saatliğine, Osmanları, Orlando Bloom’a, Nalanları Miranda Kerr’e dönüştüreyim yeter. Sonunda Osman’la Nalan çıkıp kelle paçacıya gitse bile bozmaz beni. Bana o bir saat yeter. Sonrasında sanat hayatıma banyoda devam edeceğim. Söz.

De sorunum büyük.

Sorunum hayalimden büyük.

O Ses Türkiye’ye çıkıp da ilk notada dördünü birden döndürenleri ağzımın suyu akarak izledim ben.

O kadar dipteyim yani.

Niye?

Çünkü sesim güzel değil.

Dürüst ol.

Çünkü sesim KÖTÜ.

Gerçek “kötü”. Öyle sesi güzel olup da nazlananların kötüsünden değil.

Ben ortaokul birde okul korosundan atılmış insanım. Valla bak. Korocak “Zumgaligaligalizumgaligali” şarkısını üç sesli söylüyorduk da, o karı benim sesimi 3 çarpı 20 sesinden içinden nasıl seçtiyse artık, Tuba sen söyleme dedi. Sonra da beni, o koronun şarkı söyleyeceği bilmemne gecesine sunucu yaptılar. Niye? Çünkü sesim kötüydü ama çalışkandım.

Kırık gururum tamir oldu mu?

Hayır.

Yani önümde “çok çalışırsam illa olur.” diye bir yol yok.

“Çok çalışsam da bok olur.” diye bir gerçek var.

Olsun.

Ben susarım. Mehmet Erdem söyler.

Oluuuur o zamaaannn, oluuur o zamaaannn

Aklıııın doğruyu, buluuuurrr o zamannn…

 

 

 

 

 

Ne yesek, nerede yesek?

Gönül ister ki ben de size füzyon mutfağın en iyi örnekleri Ankara’da şurada yenir diyeyim, eklektik mutfak dedin mi akla bilmem neresi gelir diye hava basayım, her hafta sonu “pek ünlü yemek blogger”ları gibi başka bir davette arz-ı endam edeyim, sizlere, kokusu  üstünde Böf Stragonof fotoğrafları, havası kendinden önde Trança Carpaccio dilimleri, Brugge’den gelmiş çikolata şelaleleri sunayım ama, “pek ünlü yemek blogger”ı yerine “çok ünsüz çocuk blogcusu” olduğumdan kelli, çok daha “yaşamsal” bir konuya odaklanacağım.

İyi yemek yemek değil, insan gibi yemek yiyebilmek!

Hayır biz de yedik zamanında ekose etekli levrekleri, somona sarılı kuşkonmaz bilmemnelerini.

De şimdi sor bakalım, dışarıda yemek yerken kriterin ne diye?

Bir bölü dördünü Doğa’yla paylaşacağımdan yumuşak ve kolay yenir olması.

Bir bölü dördünü Defne’yle paylaşacağımdan acısız ve az baharatlı olması.

Bir bölü ikisini soğuk yiyeceğimden, soğukken de gideri olması.

Hah ya lahmacundan bahsediyorum. Bildin oolum!

Yemekte çıtam bu kadar düştü işte. Nereye gitsem, bu kriterlerle lahmacun yiyorum lan!

Yiyorum dediysem o da temenni. Yiyorum kısmına geçebilmek için o “bir bölü dört” görevini tamamlayan çocukları salabileceğin, canın isteyince gözünle takip edebileceğin ama mümkünse gözgöze gelmeyeceğin bir alan lazım.

Yazın, kıyısında köşesinde park, bayır, çayır olan her yer mübah.

Da kışın büyük sıkıntı. Ama neyseki ben varım.

İşte sana Ankara Çayyolu bölgesi, kış dönemi için mutluluğun sırrını açıklıyorum!

İçinde iyi-kötü bir oyun alanı olan “füzyon”(!)  mutfak mekanları!

 

1. Cambo Köfte Çayyolu

Üst katında bayağı kapsamlı, top havuzlu, mini atlı karıncalı bir oyun alanı var. İçeride de bir teyze var, çocuklardan “sözde” sorumlu. Sen ona pek prim verme, çocuğunun kulağını girişte bük, ben gelmeden çıkma, çıkacaksan kapıda “anneeeğğğğ” diye böğür diye. Aşağıda TV’den izleyebilirsin çocuğunu ama o merdivenleri yüz kere indirir çıkarır bana diyorsan, rezervasyonda üst katta yer istiyorum diye belirt, çocuğuna en yumuşundan kasap köfte, kendine de en acılısından Cambo köfte. Hadi çaylar da benden.

2. Güllüoğlu Çayyolu

Orta yerinde bir oyun alanı, başında da çocuk gelişimi bölümünde okuyan bir abla var. Ona gönül rahatlığıyla at kaç çocuğu. Boyama, Xbox, basketbol, oyuncaklar… Nereden baksan  özgür bir yarım saatin var. “İlgili abla” arada bir mesleki deformasyonuna engel olamayıp “hadi bakalım Defne, şimdi bu yapbozun bitmiş haline 60 sn bak (Defne: 60 sn ne demek?), hah iyice bak ama gözünü ayırma (Defne: 60 sn ne demek?), şimdi bozuyorum (Defne: 60 sn ne demek?), al bakalım başla yapmaya, dakika tutuyorum (Defne: Dakika tutmak ne demek?), afferin 1.5 dakikada bitirdin (Defne: Dakika ne demek?), annesiiii, Defne çok akıllı maşallah ama dikkatini daha çok toplaması lazım, bir dakikanın altına iner bence (Defne: Kim akıllı, 1 dakikanın altı ne demek?) gibi konuşmalar yaşansa da feda olsun Ayşegül ablama mesleki deformasyon! O yarım saati bana hediye etti ya! Yemek? Hah işte lahmacunun dibi burada. Böl dörde yuvarla. Yok daha nezih bir kişiliğim (evin erkeğiyim), vaktim çok (evin erkeğiyim), lahmacuna şiş sarıp yiyecek kapasitem var (evin erkeğiyim) diyorsan küşleme, pirzola, oradan yürü bebeğim!

3. Big Baker Çayyolu

Hep mi köfteci, hep mi lahmacuncu bildin beni? Al sana “en trendy” çocuklu “burger” ortamı. Burgerden burgeri beğen, köz patlıcan, çedar peynir, karamalize soğan ver coşkuyu. Oyun alanına da saldın mı bebeleri, sana hamburgerin altından yağını dirseğine kadar akıtarak yemek bile serbest!

4. Mangal Sefası Çayyolu

Big Baker kesmedi, biz Türküz ille de mangal istiyoruz diyorsan hemen yan mekana buyur. Sucuk, köfte, kanat… Artık ne arzu edersen. Bu mekanın büyüsü, içinde hiç bir şey olmayan çocuk oyun alanı. Gülme, vallahi büyülü. Bir çocuk masası ile 3-4 çocuk sandalyesinden başka hiç bir şey yok ama bizim çocuklar oraya bayılıyor! Defne, bize özel çocuk masası hazırlamışlar diye şişini dürüm yapıp gidip orada yiyor, onu gören Doğa da gidip karşısına kırıtıp oturuyor. Yarım saat oyalandıkları oldu yeminle.

5. Luppa

İşte giderek elitleşiyoruz bebeğim. Lahmacuncuya çıktı adımız, biz de nezihiz, biz de güzeliz, bir şişe suya 7 TL veririz, ama öyle öyle güzel bir oyun alanı var ki hiç koymaz, bebeni bırakırsın da 15 dakika sonra Iphone 6S’im çalar, Tuba Hanımcığıııım, kızınız susamış, içeriye bir şişe su gönderir misiniz diye çalar, ben de 7 liraları havalara atarak suyu götürürüm, dönünce de Fettucine Alfredomu hüpletirim diyorsan işte senin mekanın dostum!

6. Bakers Mill Yaşamkent

Hiç oyun alanı olmayan ama her türlü oyuna hazır ve nasır personeliyle göz dolduran mahallemizin pub’ı, bar’ı. Ye en tombikinden hamburgerini, arada koşup sandalyeleri yuvarlayan, şarap dolabını saklambaç mekanına çeviren çocuklarına “Evladım ayıp ama bu kadar da olmaz, ananız babanız yok mu sizin? Gidin onların yanında oynayın!” diye bağır, “Annemiz yine kafayı yedi Dova, gel biz gidip bir milyonuncu kağıt Amerikan servisimizi Özlem abladan isteyip, kağıt uçak yapalım.” diyen Defne alıp kardeşini sizden hızla uzaklaşsın. İşte tam şu an bir fincan kahveyi hakettin.

7. Arcadium’un yemek katı

Çocuğumun yerlerde yuvarlanmasına hiç ses etmem, koşup atlayıp düşmesine hiç kızıp üzülmem diyorsan, bingo! Kot farkı yüzünden uzunca bir rampası var ki, değme keyfime! Artık oradan sıradan top yuvarlamaca, araba yuvarlamaca, en sonunda kendini yuvarlamaca mı istersin, yukarıdan yuvarlanan çocukları aşağıda yakalamaca mı istersin… Oyun bol. Haftasonu bile kalabalık olmamasıyla yemek katının sevilebilir olduğu tek AVM. Bütün bunlar olurken ister en tikky halinle Peperoncino Expressten pizzanı söyle, ister girişteki dönerci abiden bir servis döner, 4 plastik çatal iste, ister Burger Break’ten yürü, ister ayyy guzum çocuğa bir çorba verelim diyen ev yemekçi teyzeyle coş!

8. İsli Fırın Beysukent

Ne aydınlık ve ferah mekanları, ne yüksek tavanları. Beni kendine bağladı, köşedeki kıçı kırık oyun mekanı ve ahşap zeminleri! Ser kilimi sök önüne legoyu. Öyle mekan.

New Castle’ları, Timboo’ları, Quick China’ları da biliriz de ben General Tso Tavuk’a Genaral Tso Tavuk demem, sıcağı sıcağına ağzımı yakarak yemedikçe!

Diyorsan ki benim çocuğum pek akıllı, çok uslu, edebiyle oturur masada yemeğini yer, sonra da alır eline Ipad’ini, sosyalleştikçe sosyalleşir, sana her yer Trabzon.

Yok benimkiler gibi 3. dakikada cayırdamaya başlıyorlarsa koşup kuduramazlarsa, haftasonları bu mekanlarda buluşalım bebeğim.

Görünce yanıma gelip “Ayyy ben sizi Cangama’dan tanıyorum, harika bir insansınız!” dersin, yanağıma bir öpücük kondurup, cebime de gizliden bir ellilik sıkıştırırsın.

Kamu spotu mu yapıyoruz canım?!

 

 

 

 

 

 

En güzel benim, var mı artıran?

 

Ben yine fotoğrafımı şuraya koyayım da şaibe, dedikodu olmasın!

Ben yine fotoğrafımı şuraya koyayım da şaibe, dedikodu olmasın!

 

 

Ortalama bir boya sahibim. (Annem hariç herkesin gözünde. Ahhh benim güzel kızım uzunların da ayakları büyük olur boşver.)

Ortalamanın altında bir kiloya sahibim. (Annem hariç herkesin gözünde. Ahhh benim çok zayıf kızım, kemiklerin sayılıyor, üzülüyorum.)

Ortalama bir güzelliğe sahibim. (Annem hariç herkesin gözünde. Ayyy Tuba Büyüküstün de kimmiş, halt etmiş, en güzel Tuba, benim Tubam.)

Çok şükür eli ayağı düzgün, sağlıklı, sıradan bir insanım işte.

Amaaa, bu sıradan insan hep böyle mi sandın? Yanıldın!

Doğduğumda bir dünya güzeliydim! Bir kere bildiğin sarışındım! En doğalından. Tontiş tontiş birşeydim. Bir bakan döner bir daha bakardı.

Biraz büyüyünce az sıskalaştım ve sıskalık o dönem pek matah bir şey değildi ama 5 yaşına göre olurum vardı yani.

Sonra okul yılları…

5. sınıftan sonra bir hazırlık sınıfı okurduk ya, (Hah işte, güzel olduğum kadar akıllıydım da, iyi bildin! Anadolu Lisesi’ne giden pek üstün(!) çocuklardık.) o sene hayat bayağı güzeldi be. Artık sarışın olmasam da açık kumralla idare ediyor, sıskalık artık bir miktar prim yapıyordu. E akıllıydım da. Üstüne bir de uzundum, sorma! Beden dersinde hoca bir sıraya dizerdi de vallahi hep 3. olurdum. Zaten 1. ve 2. olmak da iyi bir şey değildi. O kadarı da kazuletlikti! Hıh.

Sonra hazırlık bitti. Yaz tatili oldu. 3 ay görmedik birbirimizi. Okul açıldı, beden öğretmeni sıraya girin dedi. Sıranın ennn güzide yerine, 3.lüğe gittim gururla. O da ne? Üçüncülük değil otuzüçüncülük olmuş benim yerim!

O gün benim için dönüm noktası oldu.

Aynaya baktım. Açık kumral zannettiğim ben, bildiğin karaymışım lan! Sonra kaşlarıma takıldı gözüm. Başparmağımla işaret parmağım arası bir kalınlığa ulaşmıştı! Ve sıskalıktan dizkapaklarım pörtlüyordu!

Vay lan dedim, yıllar bana oyun oynamış. Ailem bana oyun oynamış. Tüm sevdiklerim böhüüüü. Devam edemeyeceğim…

Neyse efenim, o “kara gün”ü yolladım bilinçaltına, her çirkin insan gibi, akıllı olmaya oynayayım bari dedim, o yola verdim kendimi.

Ta ki üniversiteye kadar. Yıllarca okulun ” akıllı” kızı olarak rol kesmeye alışmışken, geldim ODTÜ’ye. Sağıma soluma bir baktım, lan ortamdaki en salak benim neredeyse. Millet çift ana dallar, yan dallar, bilmem ne bursları, yurtdışı projeler vs vs, herkes mühendis, herkes mühendis.

Benim gibi mimarlıkta okuyanlar da ya “alternatif tip” olmaya vermişler kendilerini, altta şalvar, üstte örgü yelek, saçlar mor falan.

Ya da “mimarlığın ünlü kızları”nın ününe ün katmaya adamışlar kendilerini. Saçlar sarı, fönlü. Altta Harley Davidson çizme. İçinde boru paça kot. Skinny jeans henüz keşfedilmemiş.

Baktım şalvar, örgü yelek bize ters, dedim lan gideyim de bari saçımı sarıya boyatayım.

Kuaför dedi ki sarı zor renk. Alışmak lazım. Biz sana önce röfle yapalım. Daha ombresi, araya ışıltı katması falan yok piyasada. Meç’ten yeni kurtulmuşuz, öyle diyeyim ben sana.

Ver dedim röfleyi ya, ver! Madem o moda.

Yaptı adamcağız kendince birşeyler. Saçlarım sarımsı kahverengimsi çizgili bir şey oldu.

Gittim okula. Herkesten bir övgüler, bir övgüler. Vay lan dedim, özümde güzelim de biraz bakım gerekli demek ki. Röfleyi geçip bir de komple sarıya boyasam, bak coşkuya!

Bir arkadaşım vardı. 30 küsür yaşında. Manik depresif. Lafın gelişi değil. Klinik olarak tescilli. Arada bir sene hastanede yatıyor, geri gelip bir dönem okuyor falan. O gördü beni. Nasıl dedim, saçıma sen de hasta oldun dimi? Kafayı değiştirmişsin de kaşın ne mal olduğun gerçeğini saklayamamış dedi. Sonra beni soya etli kuru fasulye yemeye davet etti.

Hiç mi oluru yok dedim.

İçine sindiyse dedi.

Sinmedi.

Hayatımın ilk beş yılında yaşadığım sarışın günlerim, tam orada sonsuza kadar son buldu.

Defter orada kapanmıştı.

Ta ki Defne’yi doğurana kadar…

Herkes “Aa anne esmer, baba esmer bu çocuk nasıl böyle oldu?” dedikçe başlıyordum anlatmaya. Ben aslında doğduğumda sarıydım. Yani mışım. Bak valla. Aha da fotoğrafım diye.

Sonra Doğa doğdu.

Aaa, anne esmer, baba esmer, bu çocuklar nasıl sarı böyle? Hem de maşallah pek boylu olacak bu çocuk. Kime benziyor bunlar?

Ay kime benzeyecek, Victoria’yla David’e benzeyecek değiller ya, ayyynı ben işte! Ben doğduğumda sarı, orta bire kadar da uzundum. Bak valla.

Cep telefonumda 3 yaş fotoğrafımı taşıyorum la, her burun kıvırarak sorana şşşrraaaak diye göstermek için!

Ay bunca şeyi niye anlattım?

Biri daha gelip de “Ay bu çocuklar ayynı sana benziyor ama bunlar çok güzel!” derse şşşraaak diye fotoğrafı göstermeyeceğim, iki parmağım arasında başparmağımı göstereceğim!

Onlar güzelse, ben de güzelim. Değillerse de değiller. Kime ne!

Defne ve Doğa siz de havaya girmeyin lan boşuna, şurada olayınız 5 yaşına kadar.

Ondan sonra Defne kuaföre, Doğa İbrahim Tatlıses’in oğlu İdo’yla arkadaş olmaya.

O da kaşlarını yeni şeetmiş de. O bakımdan.

Hadi dağılın.

 

Güzel gel 2016!

Yeni yıl zamanı geldi işte. Her sene yarı şaka yarı ciddi, biraz maddi biraz manevi, şunu da isterim bunu da beklerim diye sayardım da sayardım.

Ben isteyeyim de vermeyenin yüzü kara diye.

Oh ohh suyundan da, ohh ohhh huyundan da koy koy.

Ne koyarsa artık.

Bu sene öyle büyük travmalar yaşadık ki milletçe hatta insanlık adına, o soytarılıklara gönlüm bir elvermedi.

Umut dileyeyim dedim.

Göle yoğurt çalan adamın torunlarıyız biz, umut bizim işimiz dedim, Nasrettin Hoca’yı hatırladım.

Sağlık dileyeyim dedim.

Ihlamurundan, ayva çekirdeğine, rezenesinden, hatmi çiçeğine sıra gelmez bizde Calpole, Nurofene. Geçmeyen sinüzite acı kavun suyu damlatmışlardı da değil burnum çakralarım açılmıştı yeminle. Modern tıbbı bir tarafa koydum da Kayseri’de yüzyıllar önce müzikle tedavi eden hastaneleri hatırladım.

Neşe dileyeyim dedim.

Arabayı sağa çekip, müziği son ses açıp,aşağı inip gerdan kıran insanlara daha ne diyeyim. İçimden Angara’nın bağlarının sözlerini hatırladım.

Vicdan dileyeyim dedim.

Komşusu açken tok yatamadığımız günleri hatırladım.

Huzur dileyeyim dedim.

Pamuk sakallı dedelerin cami avlularında sohbet edişini hatırladım.

Paylaşım dileyeyim dedim.

Kapıdan her gireni, saat kaç olursa olsun, yoldan geldin açsındır diye doyuran ninemi hatırladım. Yol dediği karşı sokak olsa bile.

Birlik dileyeyim dedim.

Güney Siirt’te askerken, Batman Siirt arası Kürtçe müzikli dolmuşlarda, Kürtçe başlayıp, abla sen niye geldin buraya diye devam eden, hayatlarımızı paylaştığımız sohbetleri hatırladım.

Bu milletin herşeyi vardı da noldu diyeceğim geliyor, hadi diyorum millete de mal etmeyelim bu işi, Türkü Kürdü Lazı Romeni’ne bağlanmasın olay.

Da bu coğrafyanın insanının herşeyi vardı be.

Noldu?

Yüreğiniz poponuza mı kaçtı?

Yeni yılda birlik, beraberlik, sağlık, mutluluk, huzur falan demiyorum.

Sütün var mı?

Var var.

Unun var mı?

Var var.

Şekerin var mı?

Var var.

Ne duruyorsun?

Napayım?

Helva yapsana helva yapsana helva yapsana canım İNSAN olsana diyorum.

Sen bu coğrafyanın güzel gönüllü, içten gülüşlü, komik insanıydın unuttun mu?

Güzel gel 2016.

Güldür yüzümüzü.

 

Hadi…

Yaptığın iyilik söylenmez dediler bize.

Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek.

Hatta senin verdiğini mümkünse alan bile bilmeyecek.

Diyen annendi, babandı. Doğru dedin. Böyle bildin.

Böyle bildim.

Yakın zamana kadar.

Ama artık fikrim değişti.

Bizim verdiğimizi alan bilmesin de diğerlerinden biraz vazgeçtim.

Niye mi?

Şehir hayatı de, iş hayatı de, çocuklu hayat de, ev hayatı de adına ne dersen de, hepimiz pek bir yoğunuz ya! Ben de öyleydim.

Hep kendimden, ailemden, dostlarımdan başkaları için de birşeyler yapasım vardı ama vaktim yoktu işte.

Fiziksel katkıyı bırak, her akşam yatağa yatınca, “Lan ben Lösev’e para yatıracaktım, yine unuttum, hay ben senin gibi kafayı!” deyip ertesi gün yine “çok yoğun” hayatıma dönüyordum.

Bu sene öyle olmamaya söz vermiştim kendime. Ciddi söz.

Sonra düşündüm, muhtemelen bir sürü arkadaşım benim gibi.

Herkes küçük bir kıvılcım bekliyor.

Ya da poposuna küçük bir tekme.

Tıpkı benim gibi.

İlk başta utana sıkıla, Defne’nin okulundan arkadaşım olan velilere yazdım, aklıma gelen, bir ucundan küçücük de olsa ben tutayım dediğim yardımları.

Baktım, herkes benim gibi. Herkes çok istiyor ama çok meşgul.

Artık utanmadan yazıyorum. Hadi diyorum “Bu sefer de şöyle bir adım atalım mı?”

Hala popomuzu çok kaldırmadan “bütçe” yardımı bu.

Belki en makbulü bu değil. Ama olsun. O da olacak.

Benim tek başıma altından kalkamayacağım “bütçe” bir anda mutlu ve hevesli seslerle nasıl toplanıyor.

Adı “iyilik” değil bunun. O kadar yüce insanlar değiliz bence.

Adı “görev” de değil. Yapmak zorundayız ve yapalım değil.

Adı “şans, kader ne denirse o sebepten, terazinin artı tarafında olanların, terazinin diğer tarafına bir fiske dokunma çabası.”

Eşitlemek demeye dilim varmıyor. Öylesi ütopya. Keşke olmasa.

Şunu demek için yazdım bu kadar uzun uzun:

Bu defa sen de üşenme, hatta yanına bir arkadaş al, o da üşenmesin.

İster maddi, ister manevi, ister bedenen…

Birinin gülen yüzüne sebep ol bu yılbaşı.

Bir çocuk, bir yaşlı, bir yeni doğum yapmış…

Bir insan işte.

Hadi.

 

 

Annamadıııım!

Soru soran çocuk makbuldür. Hele çok soranı, çok makbuldür. Meraklı olduğunu gösterir ki bu iyi birşeydir. Herşeyi olduğu gibi kabul etmez, sebebini, sonucunu öğrenmek ister. Öğrendiklerini, bildikleriyle birleştirir, zihninde yeni açılımlar yapar. Çocukların sorularına baştan savma cevap verilmememsi gerektiği gibi, yaşını aşan gereksiz açıklamalar yaparak da zihni bulandırılmamalıdır. Böyle çocuklar ileride ben diyeyim bilim insanı, sen de sanatçı olur.

Diyenler var ya… Hah işte, onlara sesleniyorum. Hayrına bi bakıver hele. Oradan atıyorsun tutuyorsun da, gel bakalım yamacıma.

Şimdi Defne soracak, sen cevapla.

D: Anne, hani bebekler annelerinin karnına gelmeden bir yerde bekliyorlar ya, Doğa da orada bekledi ya, ben de bekledim ya, ben beklerken sıramı Doğa da orada mıydı peki? Beni görmüş müydü?

T: Şimdi evladım, tam olarak bir  yerde beklemiyor da, hayali bir yer gibi.

D: Annamadııııım.

T: Bunlar biraz daha büyüklerin konuları Defdef, ondan anlamadın.

D: Ama annamak istiyoruuuuum, anlaaaatt, anlat dediiiiim. (Olay sinir krizine dönüşür, neyi annamak istediğini annayamadığın hale gelince beynin, topukla dostum!)

 

D: Baba, ben Afrika’ya gitmek istiyorum ya, bak para buldum, kumbarama atcam, sonra da sayalım.

G: Ama kızım biz kumbaradaki parayı bankaya yatırdık.

D: Banka ne demek?

G: Vıt demek zıt demek…(Size acıdığımdan özet geçiyorum.) Hem de banka bize aferin, para biriktirmişsin demek için faiz bile verir.

D. Faiz ne demeeeek? Niye aferin der banka? Banka kiiiim? Parayı çektiğimiz yer çok küçük, içinde insan olmaz kiiiiii? Annamadııııııımm, anlamak istiyoruuum. (Kaaaaaç!)

 

D: Anne, radyodaki abi şarkıyı ne güzel söylüyo dimi?

T: Evet Defne, ben de beğendim çok.

D: Peki o abi nerede? Şu anda mı söylüyor?

T: Vıt oluyor, sonra da zıt oluyor. Oluyor da oluyor. Radyonun mantığını ben bile annamıyorum çocuuum, çıldır ma kızım, tamam araştıralım evladım.

D: Annamadıııııım.

 

D: İstiklal Marşı ne demek?

T: Vıt vıt, zıt zıt, hani sizin okul şarkınız var ya, onun ülkece söyleneni gibi yani.

D: Ülke ne demeeeek? Niye ülke şarkı söylüyor? Niye Kaanlar okulda söylüyor peki şimdi? Niye her gün söylemiyorlar peki? Annamadıııııımmm.

 

D: Anne uçaklar çok güzel uçuyor değil mi?

T: Evet canım.

D: Ama ben uçamam.

T: Evet canım.

D: Peki neden uçamam?

T: Motor, kanat vıt zıt…..

D: Motor ne demek? Niye uçamam? İstersem uçarım da uçamam. Annamadııııım, anlamak istiyoruuuuum.

 

D: Anne 1 le 4 yanyana gelince 14 olur değil mi?

T: Evet canım.

D: Peki 4 ile 1 yanyana gelince.

T: Kırkbir olur Defne?

D: Nasıl oluuuurrr? Olamaz? Herşeyin bir adı olur. İki adı olamaaaaaz. Birle dördün yanayana gelmişinin adı da ondörtttttt. Annamadıııııııım.

 

D: Anne ben Afrika’ya bugün gitmek istiyorum.

T: Bugün gidemeyiz annecim, uçak biletini şimdi alınca çok pahalı olur.

D: Peki sonra gidersek ucuz mu olur?

T :Biletini şimdi alırsak evet ucuz olur.

D: Nasıl oluuuurrr? İkisini de bugün alıyoruz, nasıl ucuz oluyor, annamadıııııııım! Anlaaaattt.

Ah ulan Güney,  tüm hamileliğimde ve Defne’nin tüm erken gençliğinde -ki 0-4.5 yaş arasına tekabül ediyor- hepimize, Nasıl Yapılır, Nasıl Yapılmış, Nasıl Yapıyorlar izlete izlete yaktın oolum devreleri. Gel de şimdi ayıkla pirincin taşını!

DSmart yak bizim aboneliği Allah’ını seversen!

 

 

 

 

 

 

Toplam 29 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...1020...Son »
Follow

Get every new post on this blog delivered to your Inbox.

Join other followers: