Severim…

Ben çocuklarla oynamayı severim. Kudurmayı da. Çığlık çığlığa koşuşturmayı. Elim sende, yerden yüksek oynamayı da. Sohbet etmeyi severim çocuklarla. Onları konuşturmayı. Hayallerini anlattırmayı. Yağmura çıkıp ıslanmayı severim onlarla. Sularda zıplamayı. Kar tanelerini dilimizin ucuyla yakalamayı. Onları yıkamayı severim. Leğene su doldurup, içine cup diye çocukları atmayı. Elimle ıslak saçlarını taramayı severim. Sırtı bana dönük, saçları taranırken anlattıklarını severim. Uçan köpükleri üfleyip patlatmayı. Duş başlığından fıskiye yapıp onları güldürmeyi severim. Buharlanmış banyo camında kalpler çizmeyi severim çocuklara. Sonra elimi yumruk yapıp, cama yapıştırırım. Çıkan kedi patisine şaşırmalarını severim.

Minderlerden mağara yapıp altından geçmesini severim. Küçücük olmayı. Sonra kedi yavrusu olup yerlerde süt-ekmek aramayı severim. Daha da küçülmeyi. ‘Serçe olmacılık’ oynarız bazen çocuklarla. Ağırlığımızı hiç vermeden birbirimizin avucuna konmacılık oynarız onlarla. En hafif ben olmayı severim. Daha da küçülürüm öperken. Enselerine, kol altlarına, gıdılarına sığacak kadar küçülürüm.

Ama ben en çok neyi severim biliyor musun? Çocuklarla elele yürümeyi.

Çünkü büyürüm…

O minnacık el avucumda kayboldukça…

Uzar uzar uzar başımla göğe değerim.

O el parmaklarımın arasına sıkıştıkça… Dev olur, dünyayı yerinden oynatırım.

Korkup elimi sıktıkça o minik parmaklar… Avuçlarım büyür. Yoldan topladığımız kozalağa, at kestanesine, taşa, kağıda sandık olur. Çocukların hazinesine sandık.

Yüreğim büyür, çocuklara yuva olur.

Bugün elele bakkala Atatürk Orman Çiftliği dondurması almaya yürürüz. ‘Sade’.

Yarın sahneye çıkacağı gösterisine. En ‘şatafatlı’ hislerle.

Ben en çok çocukların elini tutup yürümeyi severim…

Kaybetmesi İmkansız Oyun Buldum, Daha Ne!

Benim oynadığım bir oyun var. Şöyle çok ama çok delirmeli günlerde. Hani ya birine dalacaksın, ya çaydanlığı camdan aşağı atacaksın, ya patronuna ‘Patron olmuşsun ama adam olamamışsın gülüm ya..’ deyip istifa dilekçesini çakacaksın, işte tam öyle bir günde. Hani bir ‘Fight Clup’ olsa, karşına Tyler Durden gelse, affetmeyip dişlerini eline vermek istediğin bir anda…

Oyun çok basit.

Anlatıyorum.

Durum 1:

Mesela o hafta Güney’den nefret mi ediyorum, adamın şuradan kalk şuraya otur dediği bile batıyor mu, çocuklara bakmıyor, beni yeterince önemsemiyor, telefonla çok mu oyun oynuyor? Sebepler önemsiz, dönemsel değişiklik gösterebilir. Hatta sebep kendi değil, ben de olabilirim, farketmez. Ama ben adama fena halde gıcığım. Napıyorum biliyor musun?

Boşuyorum gidiyor!

Hayalimde.

Önce diyorum, ay sevenler ayrılır mı, öyle kolay boşanılır mı? Ay tabi boşanılır, sonuçta bir sürü insan birbirini seviyor ama birlikte yaşayamıyor, demek ki bizim de kaderimiz buymuş.

Başlıyorum hemen fizibilite çalışmalarına.

Ankara’da yaşamaya devam mı ederim, aman yok iki çocukla n’apcam tek başıma, giderim Mersin’e annemlerin yanına, bu yaştan sonra da anne-baba evinde kalınmaz yahu, neyse tutarım yakın bir ev, e iş konusu n’olcak, ay bir Sibel Hanım vardı, teee ne zaman staj yapmıştım yanında onu mu arasam, çocuklar babayı nasıl görecek, ay banane, gelsin babaları olacak her hafta. BANANE. Birini tenise yazdırıyorum Mersin’de, öbürünü yüzme kursuna, gidecekleri okul belli. Yaz tatillerinde ne yaparız falan o detaya iniyorum.

Derken derken, inanmazsın içimi bir hüzün kaplıyor. Hani gerçekten boşansam sevdiğim kocamdan, muhtemelen ilk hırslı günlerim geçince içimde hissetme ihtimalim olan o üzüntü. Değer miydi diyorum. Bunca aşk, sevgi, emek, hayaller, iş ortaklıkları yalan mıydı? Hata mı yaptım derken, değmezdi be diyorum. Değmedi. Niye bıraktın gül gibi adamı? Herkesin var bir ‘öküz olma potansiyeli’ ama iyi yönleri de çoktu ya. Hem bayağı da seviyordum keratayı.

Bir bakıyorum sinirim geçmiş gitmiş, boşanıp da boşanmadığım yanıma kar kalmış. 15 sene öncesine dönmüşüm, adama baştan aşık olmuşum! Bir süre öyle pamucuk öyle pamucuk oluyorum ki, eminim Güney de bana baştan aşık oluyor!

Durum 2:

Mesela o hafta çocuklara çok mu kılım, şöyle annemin terliği olsa da kıçlarına kıçlarına yapıştırsam içim yine de mi soğumayacak, sürekli kavgaları, durmadan konuşmaları, her şey boğazıma boğazıma mı çöküyor?

15 sene önce ye gidiyorum! Ve hayatımı altüst ediyorum. Bir kere Güney’le tanışmıyorum. N’olur n2olmaz? Adama çok aşığım, bundan süper baba olur falan diyorum ya (BKZ. Durum 1 sonu), hiç ona bulaşmıyorum. Hatta hiç bir erkeğe bulaşmıyorum. Dünyanın her yerinde bir iki yıl geçirecek bir düzen kuruyorum kendime. Evlilik, çocuk yalan. Kitaplar okuyorum, New York’ta konsere, Hindistan’da eğitimlere gidiyorum. Çocuk ne ya? Ezik miyim, ‘domestic’ miyim, niye çocuk yapayım?! Bir mutluyum, biz özgürüm sorma gitsin!

Sonra biyolojik saat, orta yaş bunalımı, evlat özlemi ne dersen de bir şey gelip dürtüyor beni. Hiç doğmamış çocuklarımın hasretiyle yanıyorum! Ah diyorum bu hayatı seçmeseydim, kazandıklarım çok ama kaybettiklerim de çoksa ya. Ya iki çocuğum olacakdıysa da biri kız, biri oğlan olacakdıysa da, adlarını da Defne’yle Doğa koyacakdıysam da… Hüngür şakır, gözyaşlarının arasında sisler bir çözülüyor, bir bakıyorum benim iki hıyar, aynı renkli, aynı kutulu, aynı markalı iki oyun hamurunu paylaşamadıkları için dünyayı yakıyorlar! Yakın yavrularım! Yakın canlarım! Kavga kardeşliğin şanından. Yiyin birbirinizi. Ananız da sizi yesin hatta. Ah yavrularım sizsiz bir hayat mümkün müydü?

Sevgi pıtırcığı oluyorum. Biri beni durdurmazsa, üçüncüyü doğuracağım, o derece!

Durum 3:

Ülkenin hali malum. E bizim içimizde de gençlikten beri bir gitme sevdası. O zamanlar özgür ruh, zincirlerini kırma çabası yurtdışı. Şimdiyse ‘Bu ülkede yaşanır mı?’ sorusunun cevabı. İki gün üst üste haber dinlersem, kapıyorum gözleri, veriyorum ülkeyi yangına, basıp gidiyorum.

Bazen Amerika’da bir yerler. Bazen Barselona ya da Bologna hayaller. Bir üniversitede öğretim görevlisi oluyorum, okuldan çıkışta metroyla meydana iniyorum. Arka sokaklardaki küçük dükkanlardan, iki havuç, bir sap brokoli, bir elma, bir muz alıyorum. ‘Bacon’ , Jamie Oliver’lığın şanından zaten, kasaptan 5 dilim koy yağlı kağıda. Köşede çiçek satan adamdan 2 Euro’ya kese kağıdına sarılı çiçekler de aldım mı bildiğin Avrupalıyım! Sonra eve gidiyorum, apartmanda komşu yok. Tv’yi açıyorum Poyraz Karayel yok. Telefonuma eşten dosttan mesajlar geliyor, Aşure yaptım, sen de olsaydın boğazımızdan geçmedi diye. Hüzünlenip sokağa çıkıyorum, bir barda iki kadeh bir şey içeyim, biraz insan göreyim diye. İngilizcem, sonsuz hızdaki Türkçem gibi değil. İkinci dilde yaptığım espriler yavan. Bir Behzat Ç. muhabbeti yapayım desem, dünyanın ekseni 12 cm kaydı, siz bana bir cm yaklaşmadınız desem anlayan yok. Aman bir hüzünleniyorum, bir duygulanıyorum. Ne yapıyorum ben burada yaa? Durumlar kötü de olsa ille de vatanım! Hem kötüyse söylenme de bir ucundan da sen tut diyorum, sen gidersen, ben gidersem, kalanların hali ne olur diyorum. Annemi babamı çok özlüyorum. Ha bir de lahmacunu. Bir de künefeyi. Bir de çayı. Bir de yaprak sarmasını. Bacon da neymiş, pastırma gömesim var. Bunca acının üstüne 1.5 lt Turnip acılı şalgam içsem durulmam. Öyle bir acı!  Yemişim Avrupa’sını da Amerika’sını da diyor, ülkeme dönüyorum!

Al sana delirmekten kurtulmanın kısa yolu. Böyle manyaklıklara gireceğine, şükretmeyi bilsen falan deme bana. Bu da bir şükür yöntemi bence. Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirip sonra buldururmuş ya, benim gibi eşeklere de önce aklını kaybettirip sonra bulduruyor. Bulunca da bende mutluluk derya deniz.

Bak yazınca bile bir rahatladım.

Güney gidiyor muyuz üçe aşkım?!!!

 

Halinden de memnun ama eşek yine eşek!

35 yaşını geçmiş, okumuş yazmış, mimar olmuş, evlenmiş, üzerinize afiyet bir kız bir oğlan iki de çocuk yapmış, çocukların birini okula öbürünü bakıcıya satmış, kariyerde coşmamış, ama eh yani batmamış da bir kadın olarak, ah ulan şimdi köyde yaşamak vardı, tarla sürer, öğlenleri ayran içerdik desem, duyacaklarım hoşuma gitmez zannımca.

Boşan da semerini yeciler, karı Allah’tan belasını mı arıyorcuları döver mi?

Orta yaş bunalımı böyle oluyor demek kiciler, buna rahat batmışcılarla işbirliği yapar mı?

Hal, durum öyle değil ama. Vallahi.

Önce şükür. Allah’a, bana verdiklerine, vermediklerine, emanet ettiklerine binlerce şükür.

Ama bir şey de dürtüp duruyor beni. Sen de kurt, enteller desin iç görü, ben diyeyim hayal gücü!

Biz Güney’le her şehirler arası araba yolculuğumuzda, geçtiğimiz köylerde, kasabalarda bir oyun oynarız.

Dık.

Oynardık.

Şimdi daha ziyade, böğürme çocuğum, arka koltuğa yanına çağırma çocuğum, artık 20 yaşında değilim, popom iki koltuğun arasına sığmıyor çocuğum, tamam evet şarkı söyleyin, yol daha çabuk biter, ama dur bi dakka aynı anda söyleyin, böyle anlamıyoruz dediğinizi, hayır Defne Doğa’ya vurma, onun da hakkı şarkı söylemek, Doğaaa, ablana tükürme, o sana öğretmeye çalışıyor. Susuuuuunnn laaan şeklinde.

Bu kısmı es geç. Konu “dık” tan öncesi.

Hani yolda artık hiç bir radyonun çekmediği, TRT FM’ in bile nazlandığı, ama TRT Türkü’nün, istasyon arabanın tepesindeymişcesine gürledediği anlar var ya. Hah işte, tam o anda şöyle gönül yayını titreten bir türkü başlar. Beyaz geyme tooooz oluuur, siyah getme söz oooluurrr…

Ve biz Güney’le hayal kurarız. Şu köyde yaşıyor olsak, sen traktör sürsen, ben öğlenleri sefer tasında yemek getirsem. Çocuklarımız Rukiye’ yle Osman. Anamgil beni vermemiş de sen kaçırmışsın, evlenmişiz. Köyün en güzel kızı benmişim. Öbür köylerden kimler kimler istemiş da sana kaçmışım.

Sonra biraz daha büyücek bir yerlerden geçeriz. 2-3 katlı evlerin de olduğu ilçelerden. Ben köyün hemşiresi, Güney ilkokulda öğretmen. Lojmanda otururuz. Yılda iki kere Ankara’ya gezmeye gideriz. Sen Cüneyt olursun, ben Necla.

Yolumuz Ege taraflarınaysa eğer, mavi boyalı ev bizim. Mutfağında tel dolabı, tereği olan. Camın önündeki iki kişilik masada muşamba örtü üstünde, aluminyum tavadan yumurta yeriz. Çay tabaksız bardaklardan çay içeriz. Zeytinin çekirdeğini çatala çıkarmayız da, yumruk yaptığımız elimizin tepesine koyar, muşambanın üzerine atıveririz.

Atıveririz de hep doğada, toprakta Anadolu’da değil maalesef gözümüz.

How I Met Your Mother seyreder, ah ulan niye New York’ta öğrenci olmadık 3-5 yıl deriz.

İş için Bologna’ya gider, her gittiğimizde, oradaki evlerden birilerini sahiplenir, bir gün orada yaşayacağımıza sözler veririz.

Barselona’da bilmem kaç liralık ev alana, oturma izni var diye, kredide olur gözümüz!

Tabi bir aşamada Güney bıkar, yörü git lan manyak mısın, mis gibi yuvan, yakışıklı kocan, iki de gül yavrun der.

Der de ben durmam.

Şehrin en kalabalık yerinde 60 m2, teraslı minnacık bir evde niye hiç oturmadık?

Neden bahçeli bir eve taşınmadık?

Biz hayatımızın bir evresinde arabamızın tepesinde sörfler, kıçımızda şortlar bir hayat yaşayacak mıyız?

Oolum o kadar mimar olduk, şöyle ormanın ortasında kendi kendine yeten bir “Pasif Ev” imiz olacak mı?

Acaba hiç evlenmesek, hiç çocuğumuz olmasa yine de Tuba, Güney olur muyduk?

Bazen ortayaş bunalımı böyle oluyor demek kicilere yakın da hissetsem kendimi, benimki hayatı kaçırıyoruz, yaşlandık endişesinden çok, niye sadece “bir” hayat yaşamak zorundayız deliliği.

Bu hafta bana Necla deyin oolum, ben köye gidiyorum.

Haftaya Ezgi dersiniz, İzmir’de doğmuş büyümüş, New York’ta okumuş, şimdi memleketine dönmüş, kite board öğretmeni olmuş dersiniz. Çocukları da iki annemden biriniz bakarsanız bir zahmet. Tek başıma bakamayacağımdan değil, konsepte uymaz. Biraz anlayış lütfen!

Sonraki hafta Fethiye ormanlarında inzivadayım, adım da Münzevi.

45 dakikalık Game Of Thrones’ta yüzyılın en güzel bölümünü, savaşın en güzel yerinde tam 4 kere uykuda ağlayıp bölenler mi? Onlar yok inzivada.

“Hand” diye yazdığın şey hent diye okunuyorsa, demek ki “hent” diye yazılmalı, “yazıldığı gibi okunmuyor diye bir şey olmaaaaz” diye yarım saat zırlayanlar da yok.

Ah ulan Dovaaa, dizinin en güzel yerinde bana bunu yapmayacaktın!

 

 

 

Su gibi olmakta yüzüm…

Bugün Ramazan başlıyor dedim Defne’ye. Bazılarımız oruç tutacak dedim. Oruç ne demek hatırlıyor musun diye sordum. Evet dedi, gece kalkıp yemek yiyecekler, bir daha akşam olana kadar yemek yemeyecekler. Geçen sene öğrenmişti. Ama bu defa biraz hayretle, biraz da korkarak sordu, çocuklar tutmak zorunda değil di mi? Belli bir yaşa kadar tutmak zorunda değil dedim.

Kimse ‘zorunda’ değil. İnanan, yapabilen, isteyen…

Aç kalan insanları mı anlamak için tutuyoruz diye sordu. Bazen yemeğimiz olduğu için şanslı olduğumuzu unuttuğumuz için mi? Yemeğimizi yemeyip dökmenin kötü olduğunu hatırlamak için mi? Aslında paylaşsak olmayanlarla. Bize fazla gelmese, onlar aç kalmasa dedi.

Sadece ‘yemek’ değil dedim konu. Azalmak değil sadeleşmek, bedenimizi de ruhumuzu da bir nevi temizlemek. Dilim döndüğünce anlattım bana ‘oruç’ ne demek. Peki, neden 30 gün tutuyoruz orucu, bir günde anlamıyor muyuz, orucun bize anlattıklarını. Hadi 30 gün tuttuk, seneye unutuyor muyuz bu sene öğrendiklerimizi, neden bir daha tutuyoruz dedi.

Unutuyoruz tabi dedim. Seneyeyi bırak, bugünden yarına bile unutuyoruz.

Acıları, kötülükleri, başkalarının yaşadığı zor hayatları.

Arkamızı döndüğümüz anda unutuyoruz.

Ben unutmam dedi önce.

Hem hani Allah yaratmış ya bizi dedi, hani su kaplumbağalarımın en en en en büyük dedesiyle anneannesini yarattığı gibi, sonra onların yavruları olmuş, sonra onların da yavruları… Biz de öyle olmuşuz ya… Herkesi ‘iyi kalpli’ yaratmamış mı?

Sonra bir iç sorgulama yaşadı.

Unuturum dedi. Ben iyi kalpliyim ama bazen seni üzüyorum, arkadaşlarımı üzüyorum bilmeden.

Durakladı.

Bazen de ‘bilerip’ yapıyorum anne dedi. Yanlışlıkla değil. Sesi titredi.

Unutuyorum iyi kalpli olmayı. Kızınca unutuyorum.

Allah herkesi iyi kalpli yaratır, kötü olmayı insanlar seçer dedim.

Üzüldü.

Kötü kalpli miyim ben dedi.

Hayır dedim, kızınca bazen herkes istemediği, kötü şeyler yapabilir. Ama bunu yaptığına üzülüyorsan, pişman oluyorsan,kırdığın kalbi tamir etmeye uğraşıyorsan kötü değilsin. Sadece insansın. Herkese bazen olur.

Peki o zaman, bir ay, daha ‘iyi’ olmaya uğraştığımız için, daha az yediğimiz için mi sonunda istediğimiz kadar şeker yiyebiliyoruz dedi.

Bayram bu mu demek?

E haklı.

Bir nevi.

Kısa özet.

Sonra unuttu.

Az önce’ bazen kötü kalpli olduğuna üzüldüğünü’ unuttu.

Evet unutmak bazen iyi. Yaşayabilmek için. Mutlu olabilmek için.

Unutsak. Bize yapılan kötülükleri. Üzerini örtmesek de, üzerinden geçebilsek üzen şeylerin.

Ama bir de hep hatırlasak.

Bizden başkasına yapılanları. Haksızlıkları.

Daha ‘iyi’ insanlar olmayı.

Başkaları için elimizi taşın altına daha çok koymayı.

Ben bu Ramazan oruç tutamıyorum ama elimi, dilimi, kalbimi arındırabilmek niyetim.

Daha ‘gönlü güzel’ olabilmek.

Tutmayana dil uzatmayıp, tutana yüreğimle destek vermek.

Geçen sene Ramazan ayında, Doğa daha 10-11 aylık, bir parça patatesi dişsiz ağzında hamura çevirmiş, ısrarla Defne’ye uzatıyordu. Defne de ‘Saol Dova istemiyorum’ diyordu. Doğa pes etmiyor, ağzına ağzına sokmaya çalışıyordu Defne’nin. Defne en sonunda dayanamadı, ‘Saol saol Dova, ben yiyemem, büyük orucuyum.’ dedi. Sonra da kulağıma yavaşça fısıldadı. Neden öyle dedim biliyor musun, patates çok tükürük olmuştu, iğrençti, yemek istemedim. Ama üzülmesin diye de söyleyemedim. Kalbi kırılırdı.

İşte bu Ramazan o saflıkta gözüm. O iyi niyette yüzüm.

O kadarı akan su, ben ise devede kulak belki.

Ama o suya atılan taş da olsam, yeterim.

Daha çoğuna o zaman niyet ederim.

 

 

 

 

Hayal ettiğimiz kadar mıydı varlığımız?

Ne istiyorum biliyor musun?

Şarkı söylemek.

Hayatta en çok bunu istiyorum.

Sağlık, huzur, başarı vs. onlardan bahsetmiyorum. Onlar hep istediğim, hepimiz için istediğim.

Bu, daha çok, “hayatta en büyük hayalin ne?” nin cevabı gibi. Kendim için. Tek başına hallerim için.

Ama öyle Gülben Ergen olmak istemiyorum. Demet Akalın da… Küçümsediğimden değil. Azımsadığımdan. Daha “çok” olmak istiyorum çünkü. Yoksa onlara da saygım var. Elinde “olan”dan, “olmayacak”ı oldurmak da büyük marifet. Valla bak. Hatta atarlı, tutarsız ruh halleri de bildiğin ben! Yakışır yani. Hani ruhuyla icra etmek marifet ya sanat dediğini, “atarlı-tutarsız” ı, bildiğin ruhumla icra ederim. Bana güven.

Ama dedim ya daha “çok” olmak istiyorum!

Daha “çok” olduğumu da çok sürprizli göstermek istiyorum.

Bir düğün düşün. Şöyle en yakın arkadaşımın. Gece ilerlemiş. Herkes geceyle birlikte güzelleşmiş. Dans, dedikodu, alkol karışmış birbirine. Birden sahneye çıkıyorum. Diyorum ki, bugün çok özel. Ve ben bu özel gün için özel bir şey yapmak istiyorum.

Daha önce kimse sesimi duymamış.

Ben orada Lara Fabian olmak istiyorum.

O düğünde  Je T’aime diye bir ünleyeyim, gözünden yaşlar boncuk boncuk dökülsün istiyorum.

Yanında oturan 40 yıllık kocan birden “kara sevda”nmış gibi görünsün gözüne, elin eline değemediği için aşktan kavrulmuş gibi hisset istiyorum.

Yüzünde “Bu neydi şimdi lan?” diye kalakal şarkı bittiğinde istiyorum. Kara sevdan birden, “E, Osmanmış ya la yanımda ki. Aha, bu da koca göbeği, kel kafası. Hee, ocağı kapattık mıydı Osman yav hakkaten birden aklıma düştü bak.” a dönüşsün.

Vay be bu kadın sahnelerin kadınıymış da, evlenmiş barklanmış, çoluk çocuk iş güç harcanıp gitmiş de istiyorum.

O düğünde işi sahne olan biriniz olsun, bana gelip  ”Tuba Hanımcım valla şöyle şöyle, billahi böyle böyle, ille de bir yerde bir sahne” desin, ben de “Ayol, çoluklu çocuklu koca kadınım, ne sahnesi” falan derken, “E madem çok ısrar ediyorsunuz” çıkıversin ağzımdan istiyorum.

Kendimi kapkaranlık bir sahnede bulayım. Üzerimde bir ışık. Tek başıma.

Ha işte şöyle Joy Türk Akustik gibi. Gülşen mi belledin yoksa beni?!

Sil baştaaaaan diye bir başlayayım, sen orada tüm hayatını sorgula istiyorum.

Şebnem Ferah’tan daha az mı bildin beni?!

Helloooo diye bir coşayım, bu dünya, öbür dünya karıştırıver istiyorum.

Adele’le de kıyas kabul edeceğim, anladın mı beni?!

En son bir de Lana Del Ray patlatayım, sadcore ‘un dibine vur istiyorum.

2016 da MTV En İyi Alternatif Sanatçı ödülünü o karıdan alıp bana versin istiyorum, hissettin mi beni?!

Ay uzatmayacağım işte ben Şebnem olayım, Adele olayım, Lana olayım, sonum benzemesin Whitney Houston olayım istiyorum.

Valla fazlasında gözüm yok, o sahneye bir kere çıkayım, 1 saatliğine, Osmanları, Orlando Bloom’a, Nalanları Miranda Kerr’e dönüştüreyim yeter. Sonunda Osman’la Nalan çıkıp kelle paçacıya gitse bile bozmaz beni. Bana o bir saat yeter. Sonrasında sanat hayatıma banyoda devam edeceğim. Söz.

De sorunum büyük.

Sorunum hayalimden büyük.

O Ses Türkiye’ye çıkıp da ilk notada dördünü birden döndürenleri ağzımın suyu akarak izledim ben.

O kadar dipteyim yani.

Niye?

Çünkü sesim güzel değil.

Dürüst ol.

Çünkü sesim KÖTÜ.

Gerçek “kötü”. Öyle sesi güzel olup da nazlananların kötüsünden değil.

Ben ortaokul birde okul korosundan atılmış insanım. Valla bak. Korocak “Zumgaligaligalizumgaligali” şarkısını üç sesli söylüyorduk da, o karı benim sesimi 3 çarpı 20 sesinden içinden nasıl seçtiyse artık, Tuba sen söyleme dedi. Sonra da beni, o koronun şarkı söyleyeceği bilmemne gecesine sunucu yaptılar. Niye? Çünkü sesim kötüydü ama çalışkandım.

Kırık gururum tamir oldu mu?

Hayır.

Yani önümde “çok çalışırsam illa olur.” diye bir yol yok.

“Çok çalışsam da bok olur.” diye bir gerçek var.

Olsun.

Ben susarım. Mehmet Erdem söyler.

Oluuuur o zamaaannn, oluuur o zamaaannn

Aklıııın doğruyu, buluuuurrr o zamannn…

 

 

 

 

 

Ne yesek, nerede yesek?

Gönül ister ki ben de size füzyon mutfağın en iyi örnekleri Ankara’da şurada yenir diyeyim, eklektik mutfak dedin mi akla bilmem neresi gelir diye hava basayım, her hafta sonu “pek ünlü yemek blogger”ları gibi başka bir davette arz-ı endam edeyim, sizlere, kokusu  üstünde Böf Stragonof fotoğrafları, havası kendinden önde Trança Carpaccio dilimleri, Brugge’den gelmiş çikolata şelaleleri sunayım ama, “pek ünlü yemek blogger”ı yerine “çok ünsüz çocuk blogcusu” olduğumdan kelli, çok daha “yaşamsal” bir konuya odaklanacağım.

İyi yemek yemek değil, insan gibi yemek yiyebilmek!

Hayır biz de yedik zamanında ekose etekli levrekleri, somona sarılı kuşkonmaz bilmemnelerini.

De şimdi sor bakalım, dışarıda yemek yerken kriterin ne diye?

Bir bölü dördünü Doğa’yla paylaşacağımdan yumuşak ve kolay yenir olması.

Bir bölü dördünü Defne’yle paylaşacağımdan acısız ve az baharatlı olması.

Bir bölü ikisini soğuk yiyeceğimden, soğukken de gideri olması.

Hah ya lahmacundan bahsediyorum. Bildin oolum!

Yemekte çıtam bu kadar düştü işte. Nereye gitsem, bu kriterlerle lahmacun yiyorum lan!

Yiyorum dediysem o da temenni. Yiyorum kısmına geçebilmek için o “bir bölü dört” görevini tamamlayan çocukları salabileceğin, canın isteyince gözünle takip edebileceğin ama mümkünse gözgöze gelmeyeceğin bir alan lazım.

Yazın, kıyısında köşesinde park, bayır, çayır olan her yer mübah.

Da kışın büyük sıkıntı. Ama neyseki ben varım.

İşte sana Ankara Çayyolu bölgesi, kış dönemi için mutluluğun sırrını açıklıyorum!

İçinde iyi-kötü bir oyun alanı olan “füzyon”(!)  mutfak mekanları!

 

1. Cambo Köfte Çayyolu

Üst katında bayağı kapsamlı, top havuzlu, mini atlı karıncalı bir oyun alanı var. İçeride de bir teyze var, çocuklardan “sözde” sorumlu. Sen ona pek prim verme, çocuğunun kulağını girişte bük, ben gelmeden çıkma, çıkacaksan kapıda “anneeeğğğğ” diye böğür diye. Aşağıda TV’den izleyebilirsin çocuğunu ama o merdivenleri yüz kere indirir çıkarır bana diyorsan, rezervasyonda üst katta yer istiyorum diye belirt, çocuğuna en yumuşundan kasap köfte, kendine de en acılısından Cambo köfte. Hadi çaylar da benden.

2. Güllüoğlu Çayyolu

Orta yerinde bir oyun alanı, başında da çocuk gelişimi bölümünde okuyan bir abla var. Ona gönül rahatlığıyla at kaç çocuğu. Boyama, Xbox, basketbol, oyuncaklar… Nereden baksan  özgür bir yarım saatin var. “İlgili abla” arada bir mesleki deformasyonuna engel olamayıp “hadi bakalım Defne, şimdi bu yapbozun bitmiş haline 60 sn bak (Defne: 60 sn ne demek?), hah iyice bak ama gözünü ayırma (Defne: 60 sn ne demek?), şimdi bozuyorum (Defne: 60 sn ne demek?), al bakalım başla yapmaya, dakika tutuyorum (Defne: Dakika tutmak ne demek?), afferin 1.5 dakikada bitirdin (Defne: Dakika ne demek?), annesiiii, Defne çok akıllı maşallah ama dikkatini daha çok toplaması lazım, bir dakikanın altına iner bence (Defne: Kim akıllı, 1 dakikanın altı ne demek?) gibi konuşmalar yaşansa da feda olsun Ayşegül ablama mesleki deformasyon! O yarım saati bana hediye etti ya! Yemek? Hah işte lahmacunun dibi burada. Böl dörde yuvarla. Yok daha nezih bir kişiliğim (evin erkeğiyim), vaktim çok (evin erkeğiyim), lahmacuna şiş sarıp yiyecek kapasitem var (evin erkeğiyim) diyorsan küşleme, pirzola, oradan yürü bebeğim!

3. Big Baker Çayyolu

Hep mi köfteci, hep mi lahmacuncu bildin beni? Al sana “en trendy” çocuklu “burger” ortamı. Burgerden burgeri beğen, köz patlıcan, çedar peynir, karamalize soğan ver coşkuyu. Oyun alanına da saldın mı bebeleri, sana hamburgerin altından yağını dirseğine kadar akıtarak yemek bile serbest!

4. Mangal Sefası Çayyolu

Big Baker kesmedi, biz Türküz ille de mangal istiyoruz diyorsan hemen yan mekana buyur. Sucuk, köfte, kanat… Artık ne arzu edersen. Bu mekanın büyüsü, içinde hiç bir şey olmayan çocuk oyun alanı. Gülme, vallahi büyülü. Bir çocuk masası ile 3-4 çocuk sandalyesinden başka hiç bir şey yok ama bizim çocuklar oraya bayılıyor! Defne, bize özel çocuk masası hazırlamışlar diye şişini dürüm yapıp gidip orada yiyor, onu gören Doğa da gidip karşısına kırıtıp oturuyor. Yarım saat oyalandıkları oldu yeminle.

5. Luppa

İşte giderek elitleşiyoruz bebeğim. Lahmacuncuya çıktı adımız, biz de nezihiz, biz de güzeliz, bir şişe suya 7 TL veririz, ama öyle öyle güzel bir oyun alanı var ki hiç koymaz, bebeni bırakırsın da 15 dakika sonra Iphone 6S’im çalar, Tuba Hanımcığıııım, kızınız susamış, içeriye bir şişe su gönderir misiniz diye çalar, ben de 7 liraları havalara atarak suyu götürürüm, dönünce de Fettucine Alfredomu hüpletirim diyorsan işte senin mekanın dostum!

6. Bakers Mill Yaşamkent

Hiç oyun alanı olmayan ama her türlü oyuna hazır ve nasır personeliyle göz dolduran mahallemizin pub’ı, bar’ı. Ye en tombikinden hamburgerini, arada koşup sandalyeleri yuvarlayan, şarap dolabını saklambaç mekanına çeviren çocuklarına “Evladım ayıp ama bu kadar da olmaz, ananız babanız yok mu sizin? Gidin onların yanında oynayın!” diye bağır, “Annemiz yine kafayı yedi Dova, gel biz gidip bir milyonuncu kağıt Amerikan servisimizi Özlem abladan isteyip, kağıt uçak yapalım.” diyen Defne alıp kardeşini sizden hızla uzaklaşsın. İşte tam şu an bir fincan kahveyi hakettin.

7. Arcadium’un yemek katı

Çocuğumun yerlerde yuvarlanmasına hiç ses etmem, koşup atlayıp düşmesine hiç kızıp üzülmem diyorsan, bingo! Kot farkı yüzünden uzunca bir rampası var ki, değme keyfime! Artık oradan sıradan top yuvarlamaca, araba yuvarlamaca, en sonunda kendini yuvarlamaca mı istersin, yukarıdan yuvarlanan çocukları aşağıda yakalamaca mı istersin… Oyun bol. Haftasonu bile kalabalık olmamasıyla yemek katının sevilebilir olduğu tek AVM. Bütün bunlar olurken ister en tikky halinle Peperoncino Expressten pizzanı söyle, ister girişteki dönerci abiden bir servis döner, 4 plastik çatal iste, ister Burger Break’ten yürü, ister ayyy guzum çocuğa bir çorba verelim diyen ev yemekçi teyzeyle coş!

8. İsli Fırın Beysukent

Ne aydınlık ve ferah mekanları, ne yüksek tavanları. Beni kendine bağladı, köşedeki kıçı kırık oyun mekanı ve ahşap zeminleri! Ser kilimi sök önüne legoyu. Öyle mekan.

New Castle’ları, Timboo’ları, Quick China’ları da biliriz de ben General Tso Tavuk’a Genaral Tso Tavuk demem, sıcağı sıcağına ağzımı yakarak yemedikçe!

Diyorsan ki benim çocuğum pek akıllı, çok uslu, edebiyle oturur masada yemeğini yer, sonra da alır eline Ipad’ini, sosyalleştikçe sosyalleşir, sana her yer Trabzon.

Yok benimkiler gibi 3. dakikada cayırdamaya başlıyorlarsa koşup kuduramazlarsa, haftasonları bu mekanlarda buluşalım bebeğim.

Görünce yanıma gelip “Ayyy ben sizi Cangama’dan tanıyorum, harika bir insansınız!” dersin, yanağıma bir öpücük kondurup, cebime de gizliden bir ellilik sıkıştırırsın.

Kamu spotu mu yapıyoruz canım?!

 

 

 

 

 

 

Toplam 30 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.12345...102030...Son »
Follow

Get every new post on this blog delivered to your Inbox.

Join other followers: