Currently Browsing: Geziler

Defne, Berke’yi benden çok sevme. Stop.

t3

Bir bayram daha geldi geçti. Tevellütüm “Ahhh ahhh nerede o eski bayramlar? Bizim zamanımızda böyle miydi, bayramlar bayram gibi yaşanırdı.” diyecek kadar eski olsa da, ruhum henüz 30 sınırını geçtiğini kabul etmeye takribi 3 senedir hazır olmadığı için, hiç o muhabbete girmeyeceğim. Ha bir de yüzüm yok. Zira ilk çocukluk dönemlerimden beri bayramın her türlü ritüeline bizzatihi söylenmiş, büyüdükçe söylenmekle kalmayıp “Banane yaa bayramdan, ben evde kalıp Tv’de dünyanın en saçma programlarını izleyeceğim, ayrıca ablamla günde 24 saat, ay Mithat bana şöyle dedi, sonra ben de ona gerizekalı dedim, sonra o Özge’nin kotu çok güzel, şuradan almış dedi, ben de ayyy o mağaza çok salaaak, dedim muhabbetlerini yapmaya devam edecek 25. saat  peşine düşmüştüm. Hem niye el öpüyorduk, pis mi temiz mi belli bile değildi. Hem biliyor musun Avrupa’da el öpmek yasakmıştı! Daha 5-6 yaşlarındayken karşıydım sisteme. Elimize bir poşet tutuşturup, salıyorlardı mahalleye, şeker toplayın diye. 80 ortalarının Kayseri’sinde, bir bayramda, kapıya zilyon çocuk geldiği için ev sahibi teyzeler pek kalite peşinde değillerdi. Aynı somruk şekerin değişik renkleri! Somruk şeker ne deme, aç interneti bak. Ha bak hakkını yemeyeyim, bir tane “daima çikolata veren teyze” vardı, onu da çikolata veriyor diye kapısını günde üç öğün çarpı mahallenin tüm çocukları kadar sayıda çalarak kendisini delirtmiştik. Hem biz fakir miydik, evimizde şeker yok muydu niye topluyorduk başkalarından? Zannımca analarımız babalarımız fakir değil, çocuklarını sosyalleştirme peşinde örfüne adetine bağlı insanlardı. Tabi o zaman “sosyalleşme” diye bir kavram yoktu. Anne ben sosyalleşeceğim desem annem arkamdan terlik fırlatırdı. Lavanta kokulu mendil arası harçlık mı? Valla ben ona hiç denk gelmedim, ya şehir efsanesiydi, ya da ona hakikaten tevellütüm yetmedi. Halbuki o gizemli para iyi bir motivasyon aracı olabilirdi.

Ergenlik zaten en fenası. Hergün gördüğüm anneanneme niye gidiyordum, senin teyzen olan ama niyeyse halam dediğin, adının yıllar sonra Fatma olduğunu öğrendiğim, senin Fatik halana, aslen Fatma teyzene gitmesek olmaz mıydı, Gıyasettin dayının adını bile söyleyemiyorken, nasıl sohbet edebilirdim. Ev baklavası üstü, şerbet içmekten, gezdiğimiz 10. kapıda ortaya kusarsam bu kimin suçu olacaktı? Bir de iade-i ziyaret vardı ki, neyin iadesi ulan yeter be yeterdi!

Annelik beni fena bozdu ya. Nerede o eski bayramlar? Nerede o herşeye muhalefet eden, dırdırcı halim? Artık bayramlarda, bende bir bayram havası! Bu bayram Mersin’de sabah erkenden kalkıp, bayram namazından gelen babamın elini öpmek için hepimizi sıraya sokup, el kadar Defne’ye bile herkesin elini öptürdüm. Topu topu 7 kişiydik ama olsun. El öpme merasimi esnasında “Bugün bayram, erken kalkın çocuklar, üzmeyin anneniziiii” diye şarkı söylediğim de rivayetler arasında ama yuh artık o kadar da değil!

Hep reklamlar yapıyor beni böyle. Daha bir ay önceden şekerini alıp, acıklı müzikle torunlarını bekleyen dedeyi göre göre, rüyamda daha bir ay önceden herkesin elini öpmeye başlıyorum. İtiraf etmeye utanıyorum ama serde bir de bencillik var ki sorma gitsin. Toto korkusu da diyebiliriz. Ulan bizim de çoluğumuz çocuğumuz var, yarın öbür gün bayramda, Defne gelip elimizi öpeceğine, yılda bir tatilim var, onda da Berke’yle Venedik’e gidip romantizm yapacağız derse! Ah ulan ya derse! Etme bulma dünyası, karma ne dersen de, neme lazım bu riski göze alamam!

Elleri öpüp, harçlıkları kapıp (neyseki mendil arası rüya paralara muhtaç etmeyen ailemiz var, çok şükür!), annemizin hazırladığı kahvaltıyı insanlıktan çıkarak yedikten sonra, Mersin’de hiç akrabamız olmadığını farkedip, komşu, eş dost herkesin de tatilde olmasıyla kendimize geldik de kendimizi havuza ıslayıp, normale döndük. Hayır, daha ergenlikten çıkalı kaç gün oldu, aslımızı inkar edecek değildik ya!

Bayramı kadife elbise altı rugan kırmızı pabuç yerine bikini, parmak arası terlikle geçirdik ama bak valla bayram ruhuna ucundan da olsa dahil olduk. Duydun değil mi karma? Defne de elimizi öpecek değil mi karma? Berke’yi bizden çok sevmeyecek değil mi karma? Karma?

O reklamları da yayınlamayın arkadaşım ya! Anneyiz heralde şurada! Bir nevi hisli manda!

Hepinizin geçmiş bayramı kutlu olsun…

 

Bu hafta dükkan kapalı…

fotoğraf11

Defne’nin tüm ihtimamına rağmen bir türlü geçmeyen öksürüğüm geçsin diye,

aklımda işle ilgili bir sürü konu, soru, sıkıntı, suya aksın gitsin diye,

Ankara’da gittiğimiz havuz gibi, sabah su, öğleden sonra hava soğuk olup keyfimizi bozmasın diye,

tüm gün tek derdimiz,  Seyfi Abi, bizi havuzdan kaçta kovalayacak olsun diye,

havuzun kenarına bir milyon kere çıkıp, bir milyon kere atlayalım diye,

bildiğin köpekleme yüzüp, kendimizi stil sahibi sanalım diye,

annem balkondan aşağı Tubaaa, Güneeeey, Defneeee yemek hazır hadi gelin diye seslensin ve o an kendimizi Defne yaşında hissedelim diye,

akşamları sahilde bir dondurma, bir boş külah menümüzle ve parmak arası terliklerimizle şıpıdak şıpıdak yürüyelim diye,

yarın kendimize suya ıslamak üzere Mersin’e gidiyoruz.

Parmaklar buruşuk, anne yemeğinden iki kilo almış, bu sene de karizmatik bronzlaşamamış al al yanaklarımızla ve mayo izlerimizle dönmeyi planlıyoruz.

Bu hafta dükkan kapalı.

Hoşçakalın.

 

 

Barselona da bitti, sıra önümüzdeki maçlarda!

15

Ne New York’u gördüm, ne Küba’ya gittim, ne Alp’lere tırmandım ne Niagara Şelalesi’nde yüzdüm ama Avrupa’da epey bir şehir gördüm, gördük. Güney’le. Paris, Brüksel, Amsterdam gibi olmazsa olmazlara da gittik, Biarritz, Arcachon, Bilbao gibi öyle her turist illa gitmeli olmayan şehirleri de. Kimisine iş için, kimisine gezmeye. Ama bir tek Barselona için buraya mutlaka bir daha gelmeliyiz dedik. Ve hatta bir yolunu bulup burada yaşamalı.

Ve çok şükür gittik, gidebildik. Defne ile.

İşte size pek mühim “2 yaşında çocukla gezi rehberi”!

Geçen sene uçakla Antalya’ya tatile gitmiştik. Şurada anlatmıştım. E bir yaşında bebekle bunu başaran, iki yaşında çocukla neler başarmaz diye verdik gazı, verdik gazı. Ne kadar da safmışız!

Kural 1: İki yaşına gelmiş ve sendromlardan sendrom beğenen çılgın bebeğine asla güvenme!

Daha bir ay önce ikimiz Mersin’e uçakla gittik, hiç sorun çıkarmadı, hatta başka bebeklere, kemerini tak, ağlama uçak güzel diye akıllar verdi diye, bunu 2+3 saatlik aktarmalı uçuşta da gerçekleştirecek, güzel güzel uçak yemeği yiyip, melekler gibi uyuyacak sanmıştım da meğer tatil romantizmindeymişim, çok geç anladım. Giderken öğlen 1′de çıktık evden, gece 11′de Barselona’daki evimizdeydik. Uyudu mu? Evet, uçak inmeye on dakika kala. Kemerimi takmayacağım diye bağırarak. Bayılarak. Sızarak. Artık uyanmasın diye ağzınla kemeri mi açarsın, bebek arabası gelene kadar Defne’nin çantasını sırtında, kendi çantanı totonda, montunu gıdında mı taşırsın sen bilirsin. Uyudu ya!

(Yazının ilerleyen zamanlarında göreceğin gaz verme taktiği ile dönüş yolunda anında uyudu. Tecrübe önemliymiş! Çocuğumun niyeti varmış, sendromu yokmuş, melekler gibi uyuyacakmış, annenin kafa geç çalışmış.)

 

14

 

Kural 2: İki yaşına gelmiş ve sendromlardan sendrom beğenen çılgın bebeğin gazla çalışıyor, her konuda uygula!

Gecenin 11′inde yarı uyur yarı uyanık eve getirdiğimiz Defne’yi öyle bir gazladık ki, burası Barselona’daki evimiz, birkaç gün burada kalacağız, çok mutlu olacağız, hep gezeceğiz, hep gezeceğiz, çok eğleneceğiz diye, çocuk utanmasa tapuyu isteyip koynuna alıp öyle yatacaktı. Sabah gözünü açar açmaz da ilk önce “Evimiz çot güzeeeel” dedi ve arkasından ekledi, “Şimdi nereye gidiyos?” Konsepti kapmıştı yavrum!

(Biz Barselona’da 1+1 yada 2+1 imsi bir evde kaldık. Mutfağı, ayrı bir yatak odası, rahat bir banyosu vardı. Kahvaltıları evde yaptık. Defne gönlünce dolanıp durdu tek oda olmayınca. Ev 1. kattaydı ve Defne evde olduğu her saniyeyi Fransız balkonunda geçirip, tüm sokağa laf attığı için gezinin sonunda sokakta yaşayanlar camdan bize lollipop atacak kadar, çöp toplayan kamyonun süper havalı, kolları dövmeli personeli her akşam el sallayacak kadar mahalleden görmeye başladılar bizi.)

 

page2

 

Kural 3: İki yaşına gelmiş ve sendromlardan sendrom beğenen çılgın bebeğinin adı üstünde çılgın, asla pusete oturtmaya çalışma!

Tüm gezi boyunca pusetinde oturup çevreye gülücükler atan, sonra da orada sefil uykulara dalan bebeklere çok özendim. Sonra hırslandım. Sonra kızdım. Sonra çıldırdım. Defne doğduğu günden beri puseti hiç sevmedi. Bizim pusette, çanta taşıdık, market poşeti taşıdık, ayakkabılarımızı bile taşıdık ama bir Defne’yi taşıyamadık. Elin Avrupalısının çocuğu pusette masum masum oturur ve uyurken, hatta iki çocuğu tek pusette uyurken, hatta iki çocuğu tek pusette uyuyup, arkaya tekerlekle bağlanan aparatta üçüncü çocuğu da ayakta dikilerken (evet, gerçekten böyle bir aile gördük!) bizimki totousunu değdirmedi. Önce Avrupalılara imrenirken ne uslu diye, sonlara doğru çamur atmaya başladım, amaaan bunlarınki artık usluluk değil, bildiğin mallık, bak nasıl da boş boş bakıyor çocuklar, hep ilgisizlikten, benim çocuğum öyle mi diye. Bizim çocuklarımız nasıl akıllı, nasıl cin, nasıl da deli deli bakıyorlar?! Canımın içi, akıl küpü, özgürlük savunucusu, Türk evladım!

(Bizi en zorlayan konu, puset oldu heralde. Biz de çocukla geldik demedik, her sabah 10′da çıkıp, her akşam 9′da geldik, ve yemek yeme anı dışında hep yürüdük. Defne de hep yürüdü. Bu tempo ona birazcık(!) ağır gelmiş olabilir. Biz çok geç anladık :) )

 

9

 

Kural 4: İki yaşına gelmiş ve sendromlardan sendrom beğenen çılgın bebeğin ne yiyecek diye korkma!

Ama Türk anneliğinden de ödün verme. Ben her ihtimale karşı, ev kekimi, böreğimi, peynirimi falan aldım ki yanımıza kıtlık çıkarsa çocuğumuz aç kalmasın! Badem, ceviz, kuru kayısı, fıstık da lazım, malum kıtlıkta bile “iyi yağlar” önemli!

(Yemek konusunda pek sorun yaşamadık, idare edecek kadar yesin yeter, ve ne yerse yesin 5-6 günden birşey olmaz kafasıyla gitmiştim zaten. İçine sadece köfte konmuş McDonalds hamburgeri de yedi, eski gezimizde keşfettiğimiz Türk lokantasından döner de, İspanyol restoranlarında ne bulursa onu da. Az yedi ama dert etmedi. Bir tek McDonalds’larda verilen çilekli süte çok isyan etti. Baba bu ayyan diiil, yanlış almaa! Aç kaldığı yerde çikolatalı puding de yedi, meyveli yoğurtta. Dönünce, özüne döndü. 6 günde ne obez oldu, ne sıska. )

 

3

 

Kural 5: İki yaşına gelmiş ve sendromlardan sendrom beğenen çılgın bebeğin uyumaz sanma, gazla çalışıyor dedik ya!

Şu 5-6 günde iyice anladık ki, evet Defne gazla çalışıyor. Öğlenleri pusetinde oturan milyon tane uslu Avrupalı bebeği gösterip, aaa bebekler arasında uyuma yarışması düzenleniyormuş, hadi çabuk çabuk, sen Victoria’dan önce uyuyacaksın, bak Eugine uyudu bile, tüh olamaz, sen birinci olacaktın, bak geç kaldın hadi diye verdik coşkuyu. Pusete giriş hızını görünce gözlerim yaşardı!

(En korktuğum konu uykuydu. Defne 7-8 aylıktan beri hiç pusette, dışarda uyumadı, uyutamadık. E o zaman neyinize güvenip gittiniz deme, bilgisayarda biletin onay tuşuna basana kadar, çocuğun sana melek gözüküyor melek! Ama yarışma fikri pek cazip geldi. Her gün maksimum 40 dakika uyudu ama olsun. Uyudu ya!)

 

5

 

Kural 6: İki yaşına gelmiş ve sendromlardan sendrom beğenen çılgın bebeğin Türkçe’yi konuşamıyor, gavur ellerde nasıl iletişim kuracak diye hayıflanma!

Daha havalanında Madeline teyzeyle, Münih’te Franz amcayla, parkta Victoria’yla bildiğim sohbet etti! En son girdiğimiz H&M’de çocuk kıyafeti yok mu diye sormaya çalıştığım güvenliğe, göğsüne vura vura “Depme’ye kıyapet, Depme’ye kıyapet” derken, anladım ki bu veletler her şekilde gemisini yürütür!

(Daha doğumdan çocuğunu çift dilli yetiştirmeye çalışan Türk anne-babalara pek bir burun kıvırır, dırdır ederdim. Meğer bu çocuklar hakkaten dile ne yatkınmış ya?! Hola diyene, hola, hellocuya hello, hallocuya hallo. Valla havaalanındaki görevli adam Defne’ye “what a cute girl” deyip, Defne aynen tekrar edince anladım ki, anlamadığı bir dil de olsa bebekler tüm sesleri doğru algılıyor.)

 

page1

 

Kural 7: İki yaşına gelmiş ve sendromlardan sendrom beğenen çılgın bebeğinin anası babası mimar, bir de İspanya’ya gitti diye mimar olacak sanma!

Koca şehirde ne kültür mirasları, ne dünya tarihleri vardı da, bir avuç kum kadar mutlu etmedi Defne’yi be! Hayvanat bahçesine de gittik, yunus gösterisine de, tüm şehri gezdik, bir sürü binaları da, ata da bindik, kocaman su topunda da yuvarlandık. Ama sahile indik, kumlarda yuvarlandık ya. İş orada bitti. Boşa gitti bizim paralar. Bundan sonra istikamet arka parkta kum havuzu. Bedava!

(Şaka bir yana gezmeyi inanılmaz sevdi. “Heykel avcısıyız” diye garip bir şarkı ve dans uydurduk, tüm şehri öyle gezdi. Bütün binalara baktı. Herşeyi inceledi. Önce hoşumuza gitti. İlgili yavrumuz diye hisli hisli baktık. Sanata ilgisi var çocuğumuzun dedik. Sonra yerdeki karıncaya da, yaprağa da, çöpe de, sokak sanatçılarına da, Sagrada Familia’ya da aynı ilgiyi gösterip, 100 metreyi 1 saatte yürüyünce, geçti romantikliğimiz.)

 

7

 

Kural 8: İki yaşına gelmiş ve sendromlardan sendrom beğenen çılgın bebeğinin sendormalardan sendrom beğeniyor, tedbiri elden bırakma!

Böyle güzel güzel geziyor, bulduğunu yiyor, iyi-kötü uyuyor, pusete de oturmuyor ama o da nazar boncuğu diye havalara girdik ya, herşey tozpempeydi ya. Birden gökyüzü bulutlandı, şimşekler çaktı, yağmur patladı. Ortalık viran! Edebiyat yapmıyorum, valla bak! Bir öğleden sonra saat 5 sularında gökyüzü delinmiş, deli gibi yağmur yağıyor, Defne artık yorgunluktan iki adımda bir yere yuvarlanıyor.

Defnecim hadi pusete binelim, hızlı gidelim.

Puset diiiiiilllll!

Hadi kızım kucağıma alayım, bak ıslanıyoruz.

Kucak diiiiiiilll!

Tamam sen burada kal o zaman, ıslan yağmurda.

Yağmur diiiiillll!

Defne çıldırtma insanı!

Depmeeee diiiillll!

Böyle bir iki kriz yaşadık, Allah dedik, meğer tam iki yaşını bekliyormuş iki yaş sendromu, tam da yaban ellerde buldu bizi dedik, vah tüh ettik -ben bir ara Defne’yi daha çok ağlarsa polise vermekle tehdit etmiş bile olabilirim- bittik biz dedik.  Ankara’ya dönünce geçti! Klasik delilikleri ve inatları devam ediyor ama yarım saat çamurlu sularda yerlerde yatıp bağıracak kadar değil. Meğer yorgunluktan ve uykusuzluktan sapıtırmış çocuğum. Pek duyarlı ana-babası anlayamadı da, günde 10 saat yürüttüğümüzü öğrenen arkadaşlarımız uyardı sağolsun :)

Gittik geldik, Barselona’yı bir kez daha sevdik. Defne’yle gezmeyi çok sevdik.

Bir daha gider miyim?

Kesinlikle eveeet!

Yakın zamanda mı?

Kesinlikle hayıııır!

Dur daha yeni geldik, biraz dinleneceğiz!

Şimdi diiiiiiil!

Okuyucuya özel not: Fotoğrafların içerikle hiçbir alakası olmayıp, tamamen rastgele konulmuştur. İkisini birarada yapmayı becersem, benim de gazetede bir köşem olurdu, hayret birşey!)

Gidiyoruz ama dört başı mamur değil!

defneyolcu

Evde bir telaş, bir heyecan… Nasıl cesaret ettik, o biletleri taa aylar önce nasıl aldık bilmiyorum ama biz bugün minik ailemle Barselona yolcusuyuz.

Bir yanım vesvese kumkuması. Ne yiyecek, nasıl uyuyacak? Yağmur mu yağacak? Mutlu mu olacak?

Bir yanım bir rahat sorma gitsin. Rahat rahat yiyecek. Güzel güzel uyuyacak. Yağmur da yağsa herşey eğlenceli olacak.

Ve evet mutlu olacak. O, gezme seven bir bebek. O, dışarıda mutlu olan bir bebek. Haftaya kadar bebek. 19 Mayıs’ta çocuk olacak!

Diye konuşup duruyor mutluluk kumkuması yanım. Onu dinlemeye çalışıyorum. Genellikle.

Arada bir zihnime üşüşen deliliklerimi de boyacıları çağırıp beyaza boyatıyorum. Hayali küçük adamlarla.

Valize her koyduğum çıksa da, her çıkanın yerine garip şeyler eklense de, pijama yerine oyuncak kaşık giyer yatarız, dişlerimizi tahta ksilofonla fırçalarız, demek ki hazırız diyorum. Hazırız galiba.

Güne gülerek başlıyoruz.

Defne gittiğimiz yerde adamlar nasıl konuşacak diyoruz.

Hede ada ööö, deyip deyip gülüyor. Pasaport kontrolünde ülkemize neden geldiniz diyen memurla Defne’yi muhattap etmeyi düşünüyorum.

Herşey güzel olsun. İnşallah.

Sağlıkla gidip gelelim. İnşallah.

Gitmek isteyen herkesin karşısına bir fırsat çıksın. İnşallah.

Her işte bir hayır var(mış)!

IMG_1161

Fuar süresince ayrı kalmanın fuar sonrasında acısı fena çıkar sendromundan sonra taa aylar öncesinden bileti alınmış Mersin seyahati gözümü öyle bir korkutmuştu ki. Allahım Allahım, daha İstanbul’dan döner dönmez her gece uyumam diye çığlık çığlığa bağırdıkça Defne, ben de çığlık çığlığa bağırıyordum, 15 gün geçecek, Güney İtalya’ya gidecek, ben Defne’yle yalnız başıma Mersin’e gideceğim, zaten düzen bozuldu, keyfi bozuldu, oyun bozuldu, İMDAAAT BEN NE HALT ETTİM diye. Tabi içimden.

Ben hayatta bir şekilde şuna inandım. Her yeter, bittim, öldüm, dayanamıyorum dediğinde, konu iş-çocuk-aşk-para ne olursa, gerçekten bıçak kemiğe dayanmışsa, bir şekilde bir ışık yanıyor. Gözlerin faltaşı olmasa da birini açıyorsun en azından. İnandım dediysem, öyle kolayına değil. Ben öyle iç huzuru tam, kendi içinde bütün bir insan değilim. Buna her seferinde inanıyorum ama süreçte değil, o ışık geldiği anda. Işık gelene kadar ver yansın kadere, dünyaya, şansına, kocana, kızına:)

İşte tam Defne’nin uyumama sendromundan delirmişken, gece bir anda elektrikler gitti. Defne şaşırdı. Sadece şaşırdı. Jeneratör devreye girene kadar ki 1 dakikada, aaa elektrik gitti, tüh müh napsak diye şaşkınlığından faydalanıp koydum pusete -ışık yandı dediysek, minik bir ampul, tabi ki hala pusette uyuyor!- Güney çaktırmadan sigortayı kapadı, Defne uyudu. Ertesi gün, uyku saati geldiğinde yine sigortayı kapadık, elektrik gitti dedi, yattı uyudu! Al sana ışık!

Mersin günü geldi çattı. Bu sefer de aldı mı beni “uçak” sendromu. Geçen sene aynı zamanlarda yine uçakla gitmiştik de kek ezip her yere ufalamaktan, yanımdakinin gazetesine musallat olmaya, yerimde oturmam krizinden, hele o kemeri asla takmam krizine herşey gözümün önünde film şeridi. Korku filmi!

Bindik uçağa. Bilinçli, ideal ve çok konuşan anneyim ya anlatıyorum günlerdir, uçakta sana bebek kemeri verecekler, sen onu takacaksın, çok havalı olacaksın diye. Daha uçağa binmeden her gördüğü görevliye başladı kemer sormaya. Uçaktaki görevli adamcağızı bunaltıp aldı kemeri, taktı oturdu. Sonra her gelene “Baaak bebek kemeri, güzeel.” diye bir havalar, bir havalar. Yan tarafta ağlayan bebeğe, “Bebek ağlama, mu kemeeer menim, abiii kardiş bebek kemeri” diye ona da kemer sipariş edip, bir de “Bebek ağlama uçak güzel” dediği anda gözyaşlarım sel olmuş akıyordu. Mutluluktan! Yok canım, o kadar da değil. Ama çok mutluydum ulan! Al sana ışık!

Ve Mersin. Pusette uyuyor diye hergün saydırıyorum ama anneyim ya kıyamıyorum da, rahat etsin diye koca 12 kg’luk puseti yüklendim de gittim oralara. İlk gün gezdi, tozdu, oynadı, yoruldu, akşam yanıma geldi, elimden tuttu, “Anne elektrik gitti” diye tuttu götürdü elimden içeri. Annemlerin işgal ettiğimiz yatağına. Açık ışık, açık TV’ye rağmen. Yanına yattım ve UYUDU! Şans dedim, ihtimal vermedim. Ertesi gün öğlen, Mersin’in cayırdayarak parlayan güneşine bakarak, elektrik gitti diye tuttu götürdü beni yatağa, sarıldık, yattık. Acaba dedim. Akşama da ben elektrikler gidecek hadi hemen yatalım diye ben götürdüm ve yine uyudu. İşte o zaman gözyaşlarım sel oldu, üçte üç dedim, bu da mı gol değil dedim. Al sana ışık!

Hayır, elektrik geldi gitti diye çocuumun kafasını karıştırıyorum, uyumasını gerektiğini açık yüreklilikle anlatmıyorum, neredeyse 2 yaşına gelmiş yavrumu hala usulüne uygun uyutamıyorum diye hiiiç vicdan yapmıyorum. Ben uyuyan çocuk seviyorum!

 

Toplam 4 sayfa, 1. sayfa gösteriliyor.1234
Follow

Get every new post on this blog delivered to your Inbox.

Join other followers: