Mutlu son!

Kardeş kavgasına hazırdım. Yani fikir olarak.

Pek kıskanç bir akrep burcu olarak, kıskançlığı da iyi bilirim.

Açıkça söyleyeyim, herkes en çok beni sevsin isterim.

Ama içimden.

Genellikle.

Öyle para pul, şan şöhret, kariyer vs kıskanmam.

Yetenek, akıl, bir de en çok sevgi işte.

Herkes en çok beni sevsin isterim demiş miydim? :)

Zararım kendime.

Kıskandığıma bir pislik yapmışlığım yok.

Yine genellikle.

En fazla duygu sömürüsü. Onda da oldukça iyiyimdir hani!

Neyse efenim, bu duyguyu, böyle yoğun bilen biri olarak, Defne’nin Doğa’yı kıskanacağına emindim. İnsancıl bir duygu olduğunu da düşünüyordum. E Doğa da kıskanırdı, onun da başı kel değildi. Zaten kardeşli hayat dediğinin %85i kıskançlık ve kavga değil miydi?!!

Benim kavgadan anladığım şuydu: Atıyorum biri bir şey kıracak, öbürüne annemlere söyleme diyecek, öbürü gelip hemen ispileyecek, sonra biri beni niye ispiledin diye bağıracak, öbürü kırmasaydın diye çemkirecek. Ben de en sakin amma velakin öğretisi yüksek sesimle, önce kırana kızacağım, niye kırdın diye, öbür ispiyoncu sevinecek. Sonra da ispiyoncuya kızacağım, niye ispiyonladın, kol kırılır yen içinde kalır diye. Bu defa da kıran sevinecek. Nasıl ama? Mutlu son! Win-win. Siz Türkler nasıl diyooooğğğ? Kazan-kazan yani. Teorimi sağlam kurmuştum. Pratik zaten küçük parmağımın işi.

De, kimse “çekişmek” diye birşeyden bahsetmemişti! Allahım Allahım, iki tane sesi tavuktan ince velet, uyanık kaldıkları sürenin yarısından çoğunu nasıl çekişip bağırarak geçirir?! Biri eline çorap mı aldı, diğeri de illa “o” çorabı istiyor, o anda dünyanın en pahalı çorabını getirsen, hatta motivasyon olsun, içinde Adriana Lima’sıyla, Victoria’s Secret mağazasından alayım desen, dönüp de yüzüne bakan yok! Hayır, Güney’den bahsetmiyorum. O konu dışı! Çorap dediğin iki adet, al birini ver birine. Yok! O da yok! Maksat olayı çözümlendirmek değil, o tavuktan ince sesleri yarıştırmak bence. Çatal, kağıt, oyuncak, sümüklü mendil, içi yenmiş cevizin kabuğu, ağzından çıkmış lokma. Konudaki özne farketmiyor. Bütün gün çekişiyorlar azizim!

Nerede benim teori? Nerede, herkesin kazandığı mutlu aile tablosu?

Diye diye her gün öğretisi az amma velakin tonu yüksek sesimle cırlıyordum evde.

Geçen akşama kadar.

Ben mutfakta yemek yapıyordum.

Yine.

Güney ortalarda varmış gibi davranıp, içerilere fıymıştı.

Yine.

Ve içeriden hiç tavuktan ince ses gelmiyordu. Arada bir iki kahkaha.

Noluyo lan dedim, hayattaki ilk müttefikliklerini beni zehirlemek için falan mı kuruyorlar?!!!

Sonra ablamın küçükken beni camdan sarkıttığı” an” geldi gözümün önüne. Nasıl da sessizdik o an ve nasıl da sadece gözlerimiz konuşuyordu!

Hemen koştum içeriye.

Kapıdan bir baktım salona. Onlar beni görmüyor. Ortada “Çağdaş market” poşeti. Markayı da veriyorum ki, keramet ondaysa reklam olsun. İçine tahta blokları dolduruyorlar, boşaltıyorlar, sallayıp sallayıp gülüyorlar. Öyle de saçma bir oyun! Bir ara Defne tahta küpü koydu içine, salladı hızlı hızlı, Doğa gülsün diye, Doğa da kahkahalar atıyor, birden hızı fazla kaçtı, Doğa’nın kafaya çarptı, ağlamaya başladı. Defne, hemen yere diz çöktü, özür dilerim kardeşim, yanlışlıkla oldu, acıdı mı çok, öpeyim dedi. Doğa da uzattı başı, öpüşüp oyuna devam ettiler.

O “an”ı kazıdım zihnime.

Her delirdiğimde çıkarıp önüme koymak için.

Her söylendiğimde kendime sus payı olsun diye.

Her ulan bir yerde yanlış yapıyoruz ama nerede, bu çocuklar niye devamlı çekişiyor dediğimde, yüreğime fıskiyelerle su serpilsin diye.

Kardeşlik müessesinde üç yanlış bir doğruyu götürüyor mu bilmiyorum.

Bir doğru üç yanlışı götürüyormuş ama.

Net.

 

 

 

Follow

Get every new post on this blog delivered to your Inbox.

Join other followers: