Doğa 8 aylık!

IMG_1171

 

Diş? Yok.

Emekleme? Yok.

Yürüme? Yok.

Kendi kendine uyuma? Yok.

Yemeğini kendi kendine yeme? Yok.

Annecim, mutfağa gidiyorum, sana da bir su getireyim mi? Yok.

Eve gelince terliğimi verme? Yok.

Eee, bunların ceremesini çekip çekip,  meyvelerini bir aşamada toplamayacak mıydık? Bir terliğim de ayağıma gelmeyecekse…

Bu ay Güney, 10 gün fuara gidip evde olmayacağını söyleyince, tamam dedim ya, artık ben tecrübeli anneyim, iki çocuğuma da misler gibi bakarım tek başıma, hem anne-oğul, anne-kız zamanı olur bize de. Şahane olur. Yalan la, hemen telefonlara sarıldım, anaları babaları aradım, tutun çekin beni dedim, mahvoldum dedim, ooooonnn gün, dile kolay dedim. Neyse annem acıdı da, iyi dedi gelin Mersin’e. Daha da yeni gördüydük sizi, yeni geldiydik Ankara’dan ama, gelin başımın belaları dedi. (Ay böyle yazıyorum ya, hislidir benim annem, üzülür şimdi,  öyle demedi tabi, çıldırdı sevinçten, hemen gelin, hatta biz gelip alalım dedi. Şaka annem bunlar, şaka:) )

Attık kapağı Mersin’e. Doğa ilk defa uçağa bindi. Aldım iki çocuğumu kanatlarımın altına, biri anneciğim, Flyhigh dergisindeki seyahat yazısını okuyalım mı dedi, hatta İngilizcesini okuyalım, dilimiz gelişir dedi, öbürü mommy emziğimi filtre kahveye batırır mısın, uçuş korkusuna iyi geliyormuş diye rica etti. Fönlü saçlarım, topuklu ayakkabılarım, ve 1500 havamla hostesler bile kıskandı beni. Ooohh nooo, 22 gösterip, 2 çocuk yapan, 34 beden, şehir efsanesi kadın sizsiniz demek diye imzamı bile almaya geldiler. Öyle uçakta kusan, böğüren, saç yolarak uyumak istediği için annesini boyun fıtığı yapan, öndeki koltuğu tekmeleyen, biri biberon isteyen, öbürü yere çıbık kraker saçan çocuklar yok muydu? Elbette ki vardı. Ve elbette ki başkalarınındı. Hele bir de çocuklarından tırstığı için, babası taa Mersin’den bir geceliğine gelip, çoluk çombalak toparlayıp götürenler vardı ki, ben onları sadece kınadım. Cık cık cık. İnsan kendi iki çocuğuyla yolculuk yapamaz mı canım tek başına? Bakamıyorsan doğurma ama!

Ah babam… Canım babam…

Mersin mi? Bana cennet. Deniz, güneş, kum, hava sıcak falan tamam da. Asıl sabah 6 da uyanıyorsun ya, biri kapını sessizce açıp, Doğa’yı alayım mı diyor ya, kafayı vurup dokuza kadar uyuyorsun ya, yüzün gözün uyumaktan şişmiş, sucuk kokusuna doğru gözün kapalı ilerleyince, mutfak masasının bir ucunda, annen Defne’yi, baban Doğa’yı doyuruyor oluyor ya. Anladın işte sen beni. Söyle oolum Ferhat Göçer. Dünyaya bir daha gelsem sevgiliiiiimmmm…

 

 

IMG_0951

Mersin demek, yine her zamanki gibi, park, salıncak, kum, deniz, açık havada puset uykusu demekti.

Oğlum büyüyordu. Kızım büyüyordu.

Allah sağlık versin, günde üç fasıl delirsem de, bana da onları seyretmek düşüyordu. Sonsuz şükürle.

 

Follow

Get every new post on this blog delivered to your Inbox.

Join other followers: