Çok popüler!

Ben hayatım boyunca hiç popüler kültürden uzak durmadım, duramadım. Tek kanallı televizyon dönemlerinde, o dönem ne “meşhur”sa onu izledim. Yonca Evcimik’le “Bandıra Bandıra Ye” beni diye dansettim. İlk Öpücük diye bir dizi vardı. Şimdiki dizilerin yanında pek masum kalan, adından da anlaşılacağı üzere, derdi hepitopu bir öpücük olan bir sürü ergenin anlatıldığı bir dizi. Babam yanımdayken, o “bir öpücük” anında kafayı nereye çevireceğimi bilemesem de bir bölümünü bile kaçırmadım. Tarkan’la Burak Kut’un kapıştığı ilk zamanları heyecanla takip ettim. Her zaman doğru tercihler yapamadım ama. Ablam Tarkancıydı, ben “ayyy o ne ya, şarkısı gibi kıl be o” cuydum. Adam aldı yürüdü, dünyaca ünlü oldu, geçen Burak Kut’u gördüm televizyonda, hala aynı “baby face” yle  “Benimle Oynama” diye şarkı söylüyordu. Ama seviyordum, kime neydi?

Üniversiteye hazırlık zamanı iyice coştum. Ders çalışmamak için ne buldumsa ona sardım. Her sabah serviste okula giderken, o şırfıntı “Kara Melek”in yaptıklarını, yarı hayranlıkla anlattık birbirimize. Mükremin abinin her esprisini tekrarladık. Biz anlatınca hiç komik olmasa da. Süper Baba’ya kaptırdık hepimiz kendimizi. Her bölümüne ağladık. Şevval Sam’a Metin-Ali-Feyyaz’ın Metin’ini aldattı diye gıcıktık da onu bile affettik, Fiko’nun hatrına. Bir dönem televizyon, ders çalışmaya öyle iyi bir alternatif gibi geldi ki, kendimi Küçük Onur’un bile dizisini seyrederken buldum!

Müzik desen, dipsiz kuyu. Zorla aşık edip kendimizi, zorla ayırıp, kendimizi Sezen Aksu’yla ağlamaya mecbur ettik. Levent Yüksel’in şarkılarını ezberledik satır satır. Sertap Erener’in canımız ciğerimiz olduğu günlerdi.

Lise zamanları başka dünyalar da olduğunu keşfetmeye başladık. Pek de “popüler” olmayan müziklere merak saldık. Yaşar Kurt girdi hayatımıza. Daha “ağır” müzikler. Metallica’yla Scorpions’la başlayan zamanlar, Megadeth’e falan evrildi. Hilton otelinde Blues festivaline gitme günleriydi , o günler. Hepimiz Leman okuyup, nükleer santrallere karşı olmaya başladık. Bunları öylesine “hepimiz” yaşadık ki, sonunda “popüler” olan bunlar oldu.

Üniversite daha “elit”(!) zamanlarım. Biraz Odtü etkisi, biraz mimarlık fakültesi ortamı. Bambaşka dünyalar da keşfettim. Başka müzikler, başka filmler, başka kitaplar. Portishead dinleyip, Kieslowski’den Kırmızı, Mavi, Beyaz’ı seyrettik. Gerçekten büyüttü o zamanlar beni, genişletti, hayata bir de tepetaplak bakmayı öğretti. CSO’da müzik dinlemek, o yıllarda güzel geldi. Resim Heykel müzesinde sergi gezmek.

Ve sonra harman zamanı geldi. 25-30 yıldır biriktirdiklerini harmanlamak. Ve ben Mulholland Çıkmazı’nı izleyip, hakkında saatlerce yazılanları okuyup, ertesi gün Recep İvedik’e kahkahalar atarken iyi hissettim kendimi. Başucumda okuduğum, okumak istediğim kitaplar Game of Thrones serisinden, Kuran-ı Kerim’e, Duygu Asena kitaplarından, klasiklere kadar çeşitlendi.

Evet, büyüdüm, evrildim, şekillendim, ciddi bir sanat eğitimi soslu mimarlık eğitimi aldım ama “popüler” olandan da hiç vazgeçemedim. Ayyy ne televizyonu, salonda assssla bulundurmuyoruz, hele çocuktan sonra yan odaya bile koymadık diyenlerden olamadım. Televizyonda sadece belgeselleri seyredemedim. Aşkı Memnu’da Bihter ne giymiş diye heyecanla bekledim, How i met your mother’a kahkahalar attım.

Bütün bunları niye mi anlattım? Şimdi anne oldum ya, bir “insan” ın yetişmesinde, istesek de istemesek de çok önemli rol oynuyoruz ya, “popüler” olanı, “popüler” olana ne kadar dahil olunmalıyı hergün sorguluyorum. “İnce(!)” zevkleri olan, özel çocuklar yetiştirmek de istiyorum ama en önemlisi mutlu olsunlar istiyorum. Saçma birşeye kahkahalar atabilen mutlu insanlar. Ve bu kahkahaları paylaşacak arkadaşları, dostları olan çocuklar. Herkes bir dünya yaşarken, çocuklarım bambaşka bir dünya yaşasınlar istemiyorum. Ya da o dünyanın kıyısında durmalarını. İstiyorum ki o dünyanın en ortasında dururken, en dışından da bakmayı bilsinler.

Uzun zaman önce Görkem bir yazı yazmıştı blogunda, Doç. Dr. Azmi Varan’ın bir konuşmasından bahsetmişti. Ve o yazı benim aklımdan hiç çıkmadı, çıkamadı. Şöyle diyordu bir yerinde:

“Bir çocuk için en önemli duygulardan birisi, aidiyet duygusudur. Aidiyet duygusunu yıkmanın pek çok yolu var. Bunlardan birincisi özellikle annelerde görülen “Bizim çocuğumuz çok farklı, bizimki dahi” söylemleridir. Bir diğeri de çocuğu bazı “kötü” alışkanlıklardan uzak tutmak adına, toplum içinde yalnız bırakmaktır. Bunu yakın bir hekim arkadaşımın çocuğunda gözlemledim. Her akşam ama her akşam sektirmeden saat 20.00’de yatırılan, asla telefon, bilgisayar oyunu ile ilgilenmesine, azıp kudurmasına, ara sıra kontrolden çıkmasına izin verilmeyen çocuklar var ya, onlardan… Bir süre sonra arkadaşları pop müzik dinlerken onlar çocuğun müzik zevkini bile kendi “yüksek zevkleri” doğrultusunda belirlediler. Kendilerince 4/4’lük bir çocuk yetiştirdiler. Sonra o çocuk 4/4’lük bir kıl oldu. Farkında değillerdi ama bu da ötekileştirmenin bir biçimiydi. Arkadaşları Britney Spears ile zıp zıp zıplar, eğlenirken o, uzaktan sadece bakıyordu. Onu yalnızlığa ittiler.”

Prenseslerin, Spidermanlerin, en çok pembe severimler’in, arkadaşımın ayakkabısı çok güzeel, bana da ondan alalım mılar’ın, Elsa’lı çorap, Elsa’lı tshirt, Elsa’lı don, Elsa’lı atletlerin tam ortasında günler geçiriyorken, aklımda durmadan sorular dönüp duruyor. Sınır ne, ne olmalı? Bunlarla mutluysa sınır olmalı mı? Değişik müzikler dinlesin, başka kültürler öğrensin derken, anneee okulda Ankara’nın Bağları çaldı, deli gibi dansettik, çok konikti diyorsa yetmez mi? “Konik”se yeter bence. Yetmeli.

Ama durmuyor. Ne aklım. Ne çenem. Anne, ben büyüyünce prenses olmak istiyorum diyen Defne’ye, prenseslik bir meslek değildir Defne deyiveriyorum. Ne olayım o zaman deyince, itfaiyeci olabilirsin mesela diyorum. Halbuki, Küçük Onur’un dizisini seyretmiş bir annenin çocuğusun sen desem, ne istersen yap ama sonunda kendini bul ama kendini kendin bul desem. O da anlasa.

Anlar mı ki?

 

 

Follow

Get every new post on this blog delivered to your Inbox.

Join other followers: