Gittik,geldik: Mutlu anne=Mutlu bebek

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Mutlu anne=mutlu bebek!

İyi ki yapmışız, gitmişiz diyecek miyiz, bu bir hafta nasıl geçecek, herkes iyi olacak mı diye milyon soruyla gittiğimiz İtalya gezisinden döndük. Bu bir hafta çok çabuk geçsin Defne’ye hemen kavuşalım, hem de çok çabuk geçmesin bir sürü gezelim demiştim. Hepsi oldu! Milyon sorum cevap buldu. Bu bir haftada öğrendim ki bebekler gayet rahat ve cool yaratıklarmış -çok şükür-, o çook bağımlı göründükleri annelerine-babalarına bağımlı değil bağlılarmış sadece. Onların da kendilerine ait bir hayatları varmış ve anneleri bir hafta gitti diye oturup ağlayacak, yaslara batacak halleri yokmuş! -yine yürekten bir şükür- Elbetteki gece ağlayıp bağırdıkları, uyumak istemedikleri, iştahsız oldukları durumlar oluyormuş ama bu anne-baba varken de olağan olduğundan sorun yokmuş. Babaanne, bakıcı, akşamları amca-yenge desteği, komşu ziyareti ekseninde sürdürdükleri yaşamlarında gündüzleri park, bahçe gezmece, akşamları piyano çalıp eller havaya dansetmece varmış.

Amaa anne olacak kadınlar bebekler kadar cool olamayabiliyormuş, bebek fotoğrafları geldikçe mesajla, gözlerden su denen bir madde geliyormuş, yok artık daha neler, daha bir gün olmadı geleli demeye kalmadan o sular çeşmeye dönüşüyormuş. Burnunu koluyla silerken pek nezih bir görüntü sergilemiyormuş. Hergün mutlu olduğu haberlerini alınca önce derin bir ohh çekip, arkasından eller havaya fotoğrafları gelince “Noluyo oolum, hani anne-bebek özel ilişkisi, hani ayrılmaz göbek bağı, tamam oturup ağlama tabi, üzme anneyi de ama yani fotoğraflarda en azından göbek atacağına bir bay bay yap, bir öpücük falan at dimi?!” deliliğine vuruyormuş işi. -Bu çocuk bizi sevmiyo mu yoksa ulan? Yok artık, daha neler!-

Bir haftanın özeti bu işte! Tuba mağdur, Defne mağrur!

Kavuşma anı? Biz gece döndüğümüz için uyumuştu Defne. Sabah uyanınca uykulu, masum gözlerle kucağıma tırmanıp, sarılıp, başını boynuma gömdü ya. 10 saniyeydi ya. Olsun sarıldı ya. Seviyo olum bu kız bizi! Sonra kucağımdan inip sağa sola çekiştirmeye, koşmaya başladı ya, herşeyi geritip baaaaak diye gösterdi, bir de üstüne kahvaltımı yaptırmayıp, salona dansetmeye götürdü ya beni, ohhh bee! Hayat normale döndü!

Gelgelelim, ne yaptık, ne yedik, nerelerde gezdik biz bu bir haftada… Bizim asıl gidiş amacımız iş olduğu için öyle tüm Avrupa’yı gezdik geldik gibi bir durumumuz olmadı ama Güney 8 günde 4 otel, ben 6 günde 3 otel değiştirdik. Hayır, hiçbirinden kovulmadık. Güney 2 gün önce Pesaro’ya gitti. Ben uçakla, o trenle Venedik’e gelecekti. Ben yakama kırmızı karanfil takıp tren istasyonunda onu karşılamaya gidecektim. Venedik’te romantik bir buluşmamız olacaktı. Ta ki benim yola çıkacağım gece tren hangi istasyonda duruyormuş, haa St. Lucia mı, nasıl yani, o havaalanına yakın olan değil ki, e napacağız, nasıl yapacağız derken ayrı ayrı taksilere ciddi paralar bayıp otelde buluştuk, daha doğrusu Güney oteli bulamadı da ben onu sokaklardan topladım:) Olsun başlangıcı biraz karmaşık olmuştu, taksici 35 Euro mu cebine koyup üstüne bir de sinyorita yerine sinyora demişti ama Venedik’teydik. Dünyanın en romantik şehri. Birkaç günlüğüne genç sevgililer olacaktık. Rüya gibi-ydi, olmalıydı. Benim açımdan rüya gibiydi çünkü bir önceki gece 2′de evden çıkıp, hiç uyumadan tüm günü geçirdim! Ya da yarı uyur. Bayağı rüya işte. İtalyanların bir parmak espressoları bile çare olamadı derdime!

Muhteşem bir otelde kaldık. Bizce. Merkezde değil. Mestre bölgesinde. 9 odalı, minnacık bir yer. Ama bembeyaz. Ama her köşesinde çalıp eve götürmek isteyeceğin şeyler saklı. Bazıları biraz kocaman. Dev bir Starck vazo gibi. Mesela. Legrenzi Rooms adı. Bir de sahibi imzamı çok beğendi, tasarımcı mısınız dedi ya… Sanırsın Starck benim o anda. İşte otelden bir sürü ayrıntı…

Venedik güzel. Çok güzel. Her sokağında keşfedilecek milyon tane yer var. Evet, belki başka hiç bir yere benzemiyor. Hayatta bir kere mutlaka görmek lazım. Ama bizim için bu kadar-mış. Bu mevsimde bile deli gibi turist var. Arada sokaklarda kaybolup sessiz sakin tek başına yürüdüğün zamanlarda evet çok daha etkileyici ama sanki birşey eksik. Daha çok “oralı” insan, daha çok “oranın” yaşamını arıyor gözler. Bir ara acaba burada hiç “gerçek” insan yaşıyor mu, yoksa film platosu mu burası diye şüphe ettiğimiz bile oldu. Minnacık sokakta muhteşem heykeller yapan sanatçı kadınla sohbet ettiğimizde daha gerçekti belki. Ya da daracık sokaklardan geçip kaybolup, yorulup, taş merdivenlerde tek başımıza oturduğumuzda. Biz de turisttik sonuçta. Gittiğinizde Rialto köprüsünü görmeden dönmeyin, meydanda pizza yiyin, gondola binin -biz binmedik, onlarcası arka arkaya, içleri dopdolu gezip duruyorlardı-  diyecek halim yok tabi, ama bilumum su vasıtası ve otobüste geçen bilet alın mesela, 36 saatlik aldı biz, bayağı mantıklı oluyor:)

Venedik’te şansımıza Mimarlık Bienali de vardı. İkinci gün su yoluyla ortama iştirak edip, birkaç saat de olsa bienali de görebildik. Tekrar anladık ki Hollanda bu işte hep iyi, Norveç-Finlandiya hep ilginç, hep olaylı, Amerika gösterişli ve şaşırtıcı… Ve Türkiye maalesef yine yok.. Bunu söylemekten utanıyorum ama her serginin, her müzenin, her exponun en heyecanlı, en güzel, en vakit geçirilesi yeri hala çıkıştaki bilumum defter, kitap, kırtasiye satan mağazası benim için:) Acaba benim gibiler yüzünden mi Türkiye bu platformlarda hiç yok?!

İki günlük Venedik gezisinin akşamında trenle İş için gideceğimiz yere doğru yola çıktık. Küçük istasyon, daha küçük istasyon, sıvaları dökülmüş küçük istasyon, ışıkları kapalı küçük istasyon derken, akşam 8 gibi ışıkları yanmayan, camları kapalı, sıvaları dökük istasyonlu Montagnana’ya geldik. Verona yakınlarında bir kasaba-ymış. Trenden indik, ilk bulduğumuz bara taksi sorduk, kendi arabasıyla götürmeyi teklif etti. Taksi yokmuş, gerek de yokmuş, sonra öğrendik:) Küçücük bir ortaçağ kasabası. Tam böyle Yüzüklerin Efendisi’si mekanı ya da Game of Thrones. Kocaman bir kale, tüm duvarları, kuleleri korunmuş. Birkaç yerden köprülerle giriyorsun kasabaya. Çevresinde kocaman bir hendek. Taş yollar, tarihi evler, daracık sokaklar… İlk akşam pizza aldık bir amcadan. Hani böyle bir film olsa, bir amca da İtalyan pizzacıyı oynayacak olsa, o amca, bizim amca olur kesin.. İlk aldıklarımız yetmeyince, sonradan aldığımız pizzalar için kapatmak üzere olduğu dükkanda fırını açan, üstelik ısrarla para almayan ve hiç İngilizce bilmeyen amca!

Montagnana’da kalacağımız oteli iş için gittiğimiz firma ayarlamıştı. Zaten sırf o otel ve kasaba için Montagnana’yı tercih etmişler, fabrika başka bir kasabadaydı çünkü. Aldo Moro. Otel muhteşem. Eski. Ağır. Benim tarzım değil. Ama hikayesi var. Kokusu var. Her sabah 7′de de akşam 11′de  de sizi güleryüzle ve takım elbise kravatla karşılayan sahibi var. Saçları bembeyaz. Ve muhteşem bir restoranı. Ben yemek konusunda çok açık fikirli biri değilim. Et yemem. Deniz ürünlerine pek düşkün değilim. Tavuk Avrupa’da pek yaygın değil. Diye değişik şeyler denemem- deneyemem pek. Ama yanılmışım. Hayatımda hiç havuç, kuş üzümü, fıstık ve ne olduğunu anlamadığım karışık şeylerle dolu hem tatlı, hem tuzlu birşey yiyip bu kadar mutlu olmamıştım. Ve tabi çeşit çeşit ravyoli, makarna. Güney et yedi, ve hayatında yediği en güzel etlerden biri olduğunu söyledi. Ve tiramisu. Ev yapımı. Yediğim hiç bir tiramisuya hatta hiç bir tatlıya benzemiyordu ama muhteşemdi! Güney bile baklavayla yarışır dedi. Yeterince açık sanırım:) Başlangıçlarla gazlı şarap, yemekle kırmızı şarap, tatlı passitanosuz olmaz diye diye bu İtalyanlar bizi sarhoş etti! Hani olmaz da belki denk gelirse, Montagnana da yol üstündeyse mutlaka görmeli…

Sonraki günler, sabah kalk, fabrikaya toplantıya git, konuş konuş konuş, tartış, akşam otele dön, sonra yemek için buluş, konuş konuş konuş şeklinde geçti. Merak ediyorsan ne şifon gömleğimi ne topuklularımı giyemedim! Hava akşamları çok soğuktu, ben ona göre giyinmeyi akıl edememiştim, ve roze şarap oraların gözdesi değildi. Ve bu Avrupalılar yemeklerini 10′da yemesin lütfen. Çok acıkıyoruz, kafamız çalışmıyor.

Son gün ani bir kararla başka bir şehire, başka bir fabrika görmeye gittik, 2 saat git, fabrika gez, 2 saat dön, Verona’ya gel, trene bin, 1.5 saat git, Bolonya’ya gel. Ve işte! Tüm gezinin iyi ki program değişmiş de gelmişiz dediğimiz en güzel yeri!

Ben böyle yaşayan şehir seviyorum arkadaşım! O da ne demekse. Böyle her tarafta bir olay olsun, şehrin göbeğinde koca bir meydan olsun, orada habire ne festivali olduğunu anlamadığımız kapsamda konserler olsun, köşede biri pandomim yapsın, gençler bilmem ne tarihi binasının merdivenlerine oturup gitar çalıp, bağıra çağıra taşkınlık yapsın, siyahi arkadaşlar havaya ışıklı birşeyler fırlatıp tutup bize satmaya çalışsın, gezmeden otele dönerken eve dönüyormuş gibi yapıp pazara uğrayalım, makarna olur, parmesan peyniri olur, garip şekilli görmediğimiz meyve-sebze olur alışveriş yapalım, sonra bunları bavula nasıl sığdıracağız, akar mı kokar mı diye didişip duralım, Zara, Mango vs dışında hiç bilmediğim görmediğim butiklerde acaip havalı kıyafetler görüp, fiyatlarına dudağım uçuklasın, tasarımlı tasarımlı mağazalara iç geçirip “Ah ulan açacağız Başak’la kesin birgün böyle bir yer” diye hayal kuralım, istiyorum. Fikrimi soran olursa. Ve o hareketli hayatın içinde bir sürü çocuk da hep o karmaşanın içinde, sokaklarda ya. Bir de o karmaşanın yanıbaşında kocaman, ortasında havuzu olan, bir park var. Daha ne olsun. Çocuklu kadınım ben artık! Kocamla elele yürüyüp, romantik restoranlarda şarap içip yemek yesem de aklımın bir tarafında hep Defne. Burayı görse nasıl mutlu olurdu, şu adamlara çok gülerdi, şu parkta çok koştururdu…

Sevdik Bolonya’yı çok. Hatta favori şehir sıralamasında Barselona’nın arkasından ikinci sıraya oturttuk. Akşam ne yesek ne yesek diye dolaşırken küçük, karanlık ara sokakta Franco Rossi’nin restoranını çıkardı ya karşımıza, o restoran minicikti ama mum ışığı vardı, tabaklarımızın içinde herkese değişik el örmesi danteller vardı, özenle çeşit çeşit şarap ikram edildi, Güney’e mavi, bana pembe menü geldi, ve benimkinde fiyatlar yoktu ya, muhteşem yemekler yedik ya orada bir havalara girdik sorma. Ekstra puanları topladı Bolonya. Zaten Trip Advisor birşey birşey ödülüne layık görmüş, bir de John Grisham Broken kitabından iki satırcık bahsetmiş diye bilumum dillerde bir sürü kitabını koymuşlar ya, ben eksik mi kalacaktım? Bir de döndükten sonra öğrendim ki galiba bir de Michelin yıldızı varmış. Daha ne olsun, verdim puanları gitti!

Şimdi o kurduğum mum ışıklı, romantik yemekli, iki renkli mönülü hayali bozmak gibi olmasın da, o menüler geldi ya, başladık Güney’le okumaya, şunu mu yesek, bu nasıldır diye, sonra Güney fiks menü gibi birşey de var fiyatı bilmem ne dedi, ne fiksi yok oolum öyle birşey dedim,  olur mu yaa, beğendiğim et yemeği şu kadar para dedi, ya yok bende fiyat falan, bana yanlış menü mü gelmiş dedim. Tam garsooooon bana yanlış menü getirmişssiniz diye olay çıkaracakken, düştü bizde jeton! Neyseki! Bu ne arkadaşım, hesabı ben ödeyemez miyim, bu ne erkek egemenliğini destekleyici tavırlar böyle diye işi feministliğe vurmaya çalışsam da Güney yemedi:) Garson duysa o da yemezdi. Hayır, ben böyle menü sistemini biliyorum zaten, her yerde var, aaa sen ilk defa mı görüyorsun, hımmm falan diye üstüme geleceksen, gelme. Ben ilk defa görüyorum. Havamı atayım derken, rezilliğimi anlatıyorum. Sen de şaşırmış gibi yap. Lütfen. Ay bir de hesabı öderken -tabi ki Güney- bir de masama gül getirip bıraktılar. Aman bir havalar, bir şımarmalar! Anında öbür masalara baktım, herkese geliyor mu diye. Çıkışta hesabı ödeyen -tabi kocası- ama masasında gül falan olmayan, şişko ve çirkin bir teyze vardı, ohh nasıl rahatladım! Monaco prensesiyim galiba ben yaa! Ankara’da gelip masana gül koysalar, “Almicazzz oolum” diye çemkirirsin de Bolonya’dayız işte! Ortam romantik!

İş için ya da değil bir hafta Avrupa’da başbaşaydık ya, çocuksuzduk yaa, öyle romantik yerlerde yemek bile yedik, elele sokaklarda gezdik ya,  karı-kocadan başka sevgili de olduk mu? Olduk. Kesinlikle. Venedik’te çok ama çok saçma birşeyden kavga edip, küstük, 10 dakika somurtup, sonra barıştık ya, bayağı bildiğin sevgiliydik. 10 sene öncesine dönmüş gibiydik! Genç sevgililer! İnsan çocuktan sonra şöyle ağız tadıyla saçma birşey için kavga edip küsüp, hatta uzatıp, naz yapıp, surat asamıyormuş -annesin sen, küseceğine koşsana, Defne kaçtııı-, ohh be yaptık rahatladık. Küstükten sonra barışmak ne zevkliymiş yaa:)

Bir sonraki aşama yurtdışına Defne’yle gitmek! Challenge accepted:)

Not: Montagnana fotoğraflarını ben çekmedim. İnternetten buldum, ama kaynağı kaydetmemişim.

 

9 Responses to “ “Gittik,geldik: Mutlu anne=Mutlu bebek”

  1. nesteren diyor ki:

    ooohhh keyfinize sağlık annemm.
    ne güzel gezip tozup bir de üstüne çalışmışsınız.
    bir dahakine Defne’mi de götürün ama gerçekten..
    kuzum çocukluğundan alışsın yurtdışılarına filan madem imkan var.
    ufku açılsın yavrumun.

    • tuba diyor ki:

      Ben yurtdışına ilk defa ünüversitede bir mimarlık proje yarışmasında birinci olup (3 kişiydik, biri Güney’di) Hollanda’da bir workshop ve kişi başı biner euro kazanarak gitmiştim. Kendi paramızla, 20 günde 10 şehir falan gezmiştik. Öyle değerliydi ki benim için. Bir taraftan imkan olduğu müddetçe Defne’ye değişik şeyler yaşatabilelim istiyorum, bir taraftan da kendi başarmanın, elde etmenin kıymetini bilsin istiyorum. Hep çelişki oolum bu annelik..

      25 yaş altı ucuz biletleri kaçırdık da, hadi gel senle 60 yaş üstü indirimli biletlerle interraile gidelim Nesteren yaa:)

  2. dilek diyor ki:

    ne güzel olmuş, biz bunu yapamadık , yapabilenlere imreniyorum… Sevgiler… ben de bloguma beklerim

    • tuba diyor ki:

      Biz de iş için zorunlu olmasa cesaret edemezdik başta belki ama şimdi iyi ki gitmişiz diyebiliyorum:) hadi bir cesaret size de..

  3. Ceylinin Annesi diyor ki:

    Haaarika yapmışsınız. İyiki karı-koca başbaşa gitmişsiniz. Gerçi iş için gitmişsinzi daha çok ama yine de eşleirn çocuktan sonra böyle uzaklaşıp başbaşa kalmaya çok ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum.
    Bizim kızımız 20 aylık oldu ama onu hala bırakıp bir geceliğine dahi bir yere gidemedik.
    Babanesi bakıyor kızıma ben çalıştığım için ve yazın da yazlığa götürmek istiyor, orada daha mutlu olur belki biliyorum ama ben ondan bir gece bile ayrı kalamayacağımı bas bas bağırdığımdan, şimdi biz bebeyi size bırakıp tatile gitçez azcık sevgililik yapçaz diyemiyorum.. Belki atıp tuttuğum, haytta onsuz uyumam lafları unutulursa, o zaman inşallah :)
    Yoksa, zaten çalışıyor olduğumdan bebelerin annesiz de güvenli ve sevildiği ellerdeyken çok mutlu oldukları gerçeğini sineye çekmiş bir pozisyondayım :)
    Sevgiler,
    http://www.ceylinolmez.com

    • tuba diyor ki:

      İs bahanesi olmasa biz de bu kadar cesaretli olamazdik belki Fatmacim ama bizim annelerin ikisi de sehirdisinda cok sık göremiyor onları. Alisamaz mi birden babaanneyle kalmaya diye korktum. Senin yerinde olsam haftalarca yazlık bence de abartılı ama 3-5guncuk kacamaklarin pesini birakmazdim;)

  4. Pelininstyle diyor ki:

    Ne kadarrrrr güzel yazmışsıııınnnnnnn mucccccckk

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Follow

Get every new post on this blog delivered to your Inbox.

Join other followers: