Bir 17.ay, bir bayram, bir doğumgünü yazısı!

En son doğumgünüm olsa da sıralamada, yoo hayır, ilk ondan başlayacağım! Doğumgünlerini severim hep. Niyeyse en kutlanacak şey o gibi gelir. Bayramlarda mesela, biraz da içim buruk olur hep, hani reklamlarda elinde çikolatasıyla çocuklarını bekleyen yaşlılar olur ya, işte o görüntülerle dolu olur beynimin bir tarafı. Bayramların insanları beklentiye soktuğunu düşünürüm. İşte tam da o yüzden insanları mutlu ettiği kadar, mutsuz ettiğini de. Evlilik yıldönümü de öyle, sevgililer günü de. İnsanların birşey beklemediği günlerde aldığı hediyelere, yaşadığı süprizlere daha içten sevindiğine inanırım. Yılbaşı. Eh, o biraz daha farklı. Belki her taraf süslendiğinden. Dünya gözüme daha bir güzel gözüktüğünden. Yeni başlangıçlar, illa ki yapacağım listeleri için heveslendirdiğinden. O süreci severim ama yılbaşı gecesi eğlenmek “zorunda” kalır gibi gelir herkes.

Doğumgünü öyle gelmez. Bir insanın, sevdiğin, değer verdiğin bir insanın bu dünyaya gelmesinden daha kutlanası birşey gelmez aklıma. İlla bir parti, hediyeler, şaraplar, yemekler gerekmez. Hatta bazen başka biri bile gerekmez. İnsan kendi kendine bile kutlayabilir. Bu hayata geldiği için, bu hayatı yaşadığı için, bu hayatta sahip oldukları için… Şükrederek… İlla istiyorsa bir keke bir mum koyup üfleyerek. Ama seni sevenler varsa yanında, sevgilin, kızın, ailen, artık ailenin bir parçası olmuş arkadaşların… O zaman işte dünya o gün muhteşem bir yer olur. Dünya senin çevrende döner. Hep gülersin. Bir gün. Yeter, artar bile. Başka bir sevdiğinin doğumgününe kadar.

İyi ki doğdum, ailemin kızı, Güney’in sevgilisi-karısı, Defne’nin annesi, Kaan’ın teyzesi, bir sürü insanın arkadaşı oldum.

Bayram? Tam bayramdı. Çoluklu çocuklu, anneli-babalı, büyüklere gidip el öpmeli. Harçlık toplamalı. Tabi ki bana değil. Bence insan çocuğu da olsa hala çocuktur ve kendinden büyüklerden harçlık almaya devam etmelidir. Yoksa hala 32 yaşında, Defne’nin harçlıklarını kumbarasına mı atsam, cebime mi atsam,  ileriye yatırım mı yapsam, yoksa direk Zara’ya mı yatırsam diye vicdan muhasebesi yaşıyor. Kişisel gelişimim adına hoş değil!

Ve anladık ki yine, Defne kalabalıkla ne mutlu. Evde anneanne yemek yapsın, dede günde 3 kere parka götürsün -ve bunu yaparken “Neee sabahın yedisinde parka mı gidilir?!” ya da “Neee köpeklere yemek vermek için o kadar yol mu yürüyeceğiz?!” ve hatta “Bir tahterevallide -hele de karşında kimse yokken- 100 kere in çık yapılır mı, ne saçma?!” diye annesi gibi car car söylenmesin, Kaaaan diye bağırarak sürekli peşinde gezeceği, ama Kaan onun peşine düşerse rahatça cırlayacağı kuzeni yanında olsun, gak deyince annesi, guk geyince babası, heyyyt deyince teyzesi koşsun, evin her yeri yatak olsun, her birine çıkıp yatıp yuvarlansın, her hareketine alkışlar eşlik etsin, totosunu tuvalet kağıdıyla siliyor diye -giyinikken-, çatal kaşığıyla yemek yediği için, pıtı pıtı dansı, otur-kalk dansı, tiktak dansı yapabildiği için, iki parçalı hayvan puzzle’larını -evet yanlış duymadın, iki parçalı!- yapıp, bir seferde filin totosuyla, kafasını bulup birleştirdiği, gergedan(!) diyebildiği için sürekli toplu tezahürat alsın! Hayat Defne’ye güzel!

 

Peki 17 aylık Defne ne mi yapıyor? Artık “şunu yiyor, bunu içiyor” lar pek anlamlı değil galiba. Onun yerine şuna kızıyor, buna fena trip atıyor, sinirlendi mi ooo çok fena kaçın!’ları anlatma zamanı! Ben -neye dayanarak bilmiyorum- , bu bebek dediğin şeyin en azından 2 yaşına kadar pek akıllı şeyler olacağını düşünmüyordum. Dediklerimizi anlamaz, anlasa da yapamaz, yapabilecek olsa da niye yapsın, hazır bir sürü insan onun için yapıyor zaten, sanırdım. Hadi gezmeye gidiyoruz dememle, koşup kıyafetlerini getirince, yapmadan “kaka” diye belediye anonsu gibi ilan edip ardından kaka yapınca, kirli bezini torbaya koyunca elimizden kapıp çöpe atınca, biraz şaşırdım tabi.

Ya da şu diyaloğu yaşayınca.

Defneee sen kuzu musun?

Me.

Defneee sen inek misin?

Mö.

Defneee sen köpek misin?

Hov.

Ama hala Defneee senin uykun geldi, kafa gitti deyince heyecanla sarılıp kafasını tutacak kadar da şapşal!

Bir de şu 2 yaş sendromu 2 yaşını bitirince mi başlıyor, yoksa küçükken büyük gözükmek isterdik de, yaşımızı sorana 8.5 dan 9 derdik ya, onun gibi 1.5 tan 2 olunca mı? Bunu giymem, giydi mi çıkarmam, bugün illa yeni ayakkabımı giyerim, yarın belli olmaz, 2 numara küçük ayağıma girmeyen ayakkabımı giyeceğim diye ağlarım, evde atkı, dışarıda t-shirt giymek isterim’ler başladı da!

Erken başlarsa erken biter mi, yoksa 2.5 dan 3 olmadan hayatta geçmez mi? İyi haberlerinizi bekliyorum. Bak tatlı ısmarlayacağım.

Not: Fotoğrafların en güzelleri için Bajak’a milyon öpücük! Ama o öyle kuru kuru öpücüklere kanmaz, tamam tamam tatlı, ev yapımı makarna, artık ne istiyorsan:)

Follow

Get every new post on this blog delivered to your Inbox.

Join other followers: